– 13 –
- Muhacir ve Ensarın Değeri
- Hicret ile ilgili hükümler
- Hilafetin Dârü’l-Küfür’de ezilen Müslümanlara karşı tutumu
- İslam’da mesuliyet ve yetki
- Din hususunda sıkıştırılınca onlara yardım etme şekilleri
- Bu konuda anlaşmaların rolü
- Kâfirlerin dostluğu karşısında müminlerin dostluğu
- Vergiyle ilgili hükümler
اِنَّ الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا وَهَاجَرُوۡا وَجَاهَدُوۡا بِاَمۡوَالِهِمۡ وَاَنۡفُسِهِمۡ فِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ وَالَّذِيۡنَ اٰوَوْا وَّنَصَرُوۡۤا اُولٰۤٮِٕكَ بَعۡضُهُمۡ اَوۡلِيَآءُ بَعۡضٍؕ وَالَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا وَلَمۡ يُهَاجِرُوۡا مَا لَـكُمۡ مِّنۡ وَّلَايَتِهِمۡ مِّنۡ شَىۡءٍ حَتّٰى يُهَاجِرُوۡا ۚ وَاِنِ اسۡتَـنۡصَرُوۡكُمۡ فِى الدِّيۡنِ فَعَلَيۡكُمُ النَّصۡرُ اِلَّا عَلٰى قَوۡمٍۢ بَيۡنَكُمۡ وَبَيۡنَهُمۡ مِّيۡثَاقٌ ؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعۡمَلُوۡنَ بَصِيۡرٌ ﴿۷۲﴾ وَالَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا بَعۡضُهُمۡ اَوۡلِيَآءُ بَعۡضٍؕ اِلَّا تَفۡعَلُوۡهُ تَكُنۡ فِتۡنَةٌ فِى الۡاَرۡضِ وَفَسَادٌ كَبِيۡرٌؕ ﴿۷۳﴾ وَالَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا وَهَاجَرُوۡا وَجٰهَدُوۡا فِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ وَالَّذِيۡنَ اَاوَوْا وَّنَصَرُوۡۤا اُولٰۤٮِٕكَ هُمُ الۡمُؤۡمِنُوۡنَ حَقًّا ؕ لَّهُمۡ مَّغۡفِرَةٌ وَّرِزۡقٌ كَرِيۡمٌ ﴿۷٤﴾ وَالَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا مِنۡۢ بَعۡدُ وَهَاجَرُوۡا وَجَاهَدُوۡا مَعَكُمۡ فَاُولٰۤٮِٕكَ مِنۡكُمۡؕ وَاُولُوا الۡاَرۡحَامِ بَعۡضُهُمۡ اَوۡلٰى بِبَعۡضٍ فِىۡ كِتٰبِ اللّٰهِؕ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيۡمٌ ﴿۷۵﴾
“İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler, (onları) barındıranlar ve nusret verenler; bunlar birbirlerinin velisidir (dostudur). İman edip hicret etmeyenler ise hicret edinceye kadar herhangi bir şekilde onların veliliği (dostluğu) yoktur. Eğer din hususunda sizden nusret isterlerse onlara nusret etmeniz gerekir. Ancak sizinle aralarında bir anlaşma bulunan bir kavim aleyhine değildir. Allah yaptıklarınızı görendir.” (72)
“Kâfirler ise birbirlerinin dostudur. (Buna mukabil) siz bunu yapmazsanız (birbirinize dost ve yardımcı olmazsanız), yeryüzünde fitne ve büyük fesat meydana gelir.” (73)
“İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler, (onları) barındıranlar ve nusret verenler; bunlar hakkıyla mümin olanlardır. Bunlara mağfiret ve kerim (değerli ve bol) rızık vardır.” (74)
“Sonradan iman edip hicret edenler ve (Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla) cihad edenler, bunlar sizdendir. Allah’ın kitabına (emrine) göre ulü’l-erham akrabalar birbirlerine daha evladır. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilir.” (75)
Allah bu ayetlerde muhacirleri ve ensarı övüp tezkiye etmektedir. Tevbe Suresi’nin 100. ayetinde onlardan razı olduğunu, onların da O’ndan razı olduklarını ve kendilerine cenneti hazırladığını bildirdi. Haşr Suresi’nin 8 ve 9. ayetlerinde ise onların sadık ve felaha kavuşan kimseler olduklarını pekiştirdi.
Rasulullah’tan dinimizi bize nakledenler bunlardır. Bunlar Kur’an’ı ve hadisleri naklettiler. Böylece dinin kaynakları güvenilir, sağlam ve hiç yalan söylemeyen kimseler vasıtasıyla intikal etti. Hatta Tevbe Suresi’nin 100. ayetinde, onları iyilikle takip edenleri de övdü.
Kur’an, onların tarafından ezberlendi ve yazıldı. Allah dinini böylece korudu. Zira Hicr Suresi’nin 9. ayetinde:
“Kur’an’ı indirdik ve muhakkak ki Biz onun koruyucusuyuz.”
Kur’an’ı korumak, güvenilir ve sadık insanların varlığını gerektirir. Bunun için de kıyamet gününe kadar ümmet içinde böyle hayırlı, güvenilir ve sadık kişiler olacaktır. Bunlar sahabeler gibidir; belki amelleri ve çabaları daha fazla olur. Fakat sahabelerin üstünlüğü, İslam’ın ilk gelişinde ve devletinin kuruluşunda Rasul’e ve dine nusret etme hususunda büyük rol oynamalarıdır. Bunun uğrunda her şeylerini feda ettiler. Bu nedenle Allah onları doğrudan övdü ve kendilerinden razı olduğunu bildirdi.
Onlar, Rasulullah ile birlikte on üç asır devam eden devletin kurucularıdır. Tekrar bu devleti kurmaya çalışanlar da Allah katında onların derecesine ulaşırlar.
Kur’an’ın korunması, onun açıklaması olan sünnetin korunmasını da gerektirir. Bu da sahabeler ve onların yolunu takip eden sadık ve güvenilir müminler tarafından gerçekleşir.
İşte Allah, sahabeleri överken dini nakledenlere güvenmemizi ve onlara uymamızı istemektedir.
Bunların sıfatları şunlardır: İman etmiş, Allah ve Rasulü için diyarlarını ve mallarını terk ederek hicret etmiş, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmiş, kendilerine hicret eden müminleri barındırmış, hatta Haşr Suresi’nin 9. ayetinde geçtiği gibi onları kendilerine tercih etmiş, Rasul’e ve İslam’a nusret vermiş ve birbirlerinin velisi, dostu olan kimselerdir. Birbirlerine sahip çıkar ve yardım ederler.
Allah, bunların fedakârlığını, ihlasını ve samimiyetini överken bizim de onlar gibi olmamızı istemektedir.
Devleti korumak, güçlendirmek ve cihad etmek için hicret gerekli olduğu hâlde, iman edip hicret etmeyenlerin ise hicret edinceye kadar herhangi bir şekilde onların veliliği (dostluğu) yoktur. O zaman Dârü’l-Küfür olan Mekke’de kalıp hicret etmeyen müminlerle ilgili olarak Medine’deki Müslümanlara hitap etmektedir.
Orada devlet kurdukları ve güç sahibi oldukları hâlde hicret etmeyenler, Dârü’l-Küfür’de yaşadıkları için oranın tabiiyetlisi olurlar. İslam Devleti’nin tabiiyetlisi olmadıkları için sanki yabancı sayılırlar. İslam Devleti, onlar kendi otoritesi altında olmadıkları için onların mesuliyetini taşıyamaz. Aksi hâlde diğer devletlerin iç işlerine müdahale etmiş olur ve böylece savaş çıkabilir. Belki İslam Devleti bu savaşa hazır değildir veya o memleketi fethetmek için başka bir planı vardır. Nitekim Mekke için daha sonra ortaya çıkan gizli plan, onu kan dökmeden fethetmekti.
Allah yalnız İslam Devleti’ne veya yöneticilerine değil, içinde yaşayan bütün Müslümanlara hitap eder. Bunun manası, mesuliyeti bütün Müslümanlara yüklemesi, disiplini ve devletin siyasetini kabul ettirmesidir. Mesuliyet hususunda devlet ile tabiiyetlileri arasında fark yoktur. Ancak yetki ve icraatı uygulamak devlete düşer.
Bir kimse çıkıp da “Bu hitap devlete aittir, bizi bağlamaz.” diye iddia etmesin. Bu durumda İslam Devleti’nin tabiiyetlisi değillerse dostluk imtiyazlarına sahip olmazlar. Onların normal hakları çiğnenince yardım edilmeleri elzem değildir. Bunlar için ikamet ettikleri devletle çatışılmaz; aksi hâlde kargaşa olur ve devlet zor duruma düşer. İşte bu ayet dış ilişkileri düzenlemektedir. Müslümanlar, İslam Devleti’nin emrine uyarak hareket ederler; istedikleri gibi dışarıda hareket edemezler. Tabiiyetli olmayanlar ise onun emrinde değildirler ve aynı haklara da sahip değildirler.
Allah, Dârü’l-Küfür’de yaşayan diğer Müslümanlara karşı Müslümanların mesuliyetini ve Hilafetin yetkisini şu ifadeyle göstermektedir:
“Eğer din hususunda sizden nusret isterlerse onlara nusret etmeniz gerekir.”
Dinleri sebebiyle, Müslüman oldukları veya kendilerine İslam ahkâmı uygulandığı için eziliyorlarsa, İslam Devleti hemen harekete geçer ve o Müslümanlara yardım etmeye kalkışır. O devletle siyasi ve diplomatik temaslar kurar, Müslümanlar üzerindeki zulmü kaldırmak için görüşmeler yapar. O devlet bunu kabul etmezse, İslam Devleti başka icraatlara başvurur. Diplomatik veya ekonomik ilişkiler varsa bunları kesebilir, müeyyideler uygular, o devlet aleyhine uluslararası kamuoyu oluşturmaya çalışır. Hiçbirisi fayda vermezse askerî müdahalede bulunur veya gerekli görürse bu müdahaleyi ilk aşamada da yapabilir.
Dârü’l-Küfür’de ikamet eden Müslümanlara nusret hususunda şu istisna zikredilmiştir:
“Ancak sizinle aralarında bir anlaşma bulunan bir kavim aleyhine değildir.”
Çünkü Allah, Maide Suresi’nin 1. ayetinde müminlere yaptıkları sözleşmelere vefa göstermelerini, İsra Suresi’nde ise ahde ve söze vefa göstermelerini emretmektedir.
İslam Hilafet Devleti bir devletle anlaşma yaparsa, karşı taraf bozmadıkça onun maddelerine bağlı kalır. Fakat Müslümanları dinleri hususunda ezmeye başlarlarsa zulüm işlemiş olurlar. Bu durumda İslam Devleti o devlet aleyhine kamuoyu oluşturmaya çalışır. Bu ise anlaşmayı bozmak anlamına gelmez.
Anlaşmalar ateşkes, iyi komşuluk, ekonomik, kültürel, siyasi ve diplomatik nitelikte olabilir. Rasulullah da bu tür anlaşmalar yapmıştır. Daha önce tefsir ettiğimiz Enfâl Suresi’nin 58. ayetinde de geçtiği gibi, karşı taraf bozmadıkça anlaşmayı bozmazdı. Ancak Müslümanlar dinleri hususunda zulme uğrarlarsa anlaşmayı bozar. Çünkü bu durum anlaşmanın kapsamına girmez.
Allah şöyle buyurdu:
يَسْأَلُونَكَ عَنْ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ قُلْ قِتَالٌ فِيهِ كَبِيرٌ وَصَدٌّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَكُفْرٌ بِهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِخْرَاجُ أَهْلِهِ مِنْهُ أَكْبَرُ عِنْدَ اللَّهِ وَالْفِتْنَةُ أَكْبَرُ مِنْ الْقَتْلِ
“Sana haram ayı hakkında soruyorlar: İçinde savaş yapılır mı? De ki: Evet, onda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat Allah yolundan alıkoymak, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ı ziyaret etmeyi engellemek ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitne ise öldürmekten daha büyük bir günahtır.” (Bakara 217)
Oysa haram aylara hürmet vardır ve kendiliğinden herkes buna uyar. Müslümanlar da Allah’ın emrine binaen buna uydular. Fakat kâfirler Müslümanları dinleri hususunda ezmeye, onları dinlerinden döndürmeye çalışır, ibadet etmelerini ve din ahkâmını kendileri üzerinde uygulamalarını engellemeye başlarlarsa onlarla yapılan anlaşmalar bozulur.
Bu konularda zulüm yapılmaya başlanırsa da anlaşmalar bozulur. Allah şöyle buyurdu:
وَمَا لَـكُمۡ لَا تُقَاتِلُوۡنَ فِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ وَالۡمُسۡتَضۡعَفِيۡنَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَآءِ وَالۡوِلۡدَانِ الَّذِيۡنَ يَقُوۡلُوۡنَ رَبَّنَاۤ اَخۡرِجۡنَا مِنۡ هٰذِهِ الۡـقَرۡيَةِ الظَّالِمِ اَهۡلُهَاۚ وَاجۡعَلْ لَّـنَا مِنۡ لَّدُنۡكَ وَلِيًّا ۙ وَّاجۡعَلْ لَّـنَا مِنۡ لَّدُنۡكَ نَصِيۡرًا ؕ
“Size ne oluyor ki Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu beldeden çıkar, bize katından bir veli ve bize katından bir yardımcı gönder.’ diyen ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisâ 75)
Rasulullah, devleti kurduktan sonra eskiden beri Medine civarında yerleşmiş bulunan Kaynukaoğulları adlı Yahudi kabilesiyle iyi komşuluk ilişkileri kurdu. Onlar bir Müslüman kadının ırzına dokununca, hemen onlarla yapılan anlaşmayı bozdu; hepsini Şam tarafına sürgün etti ve mallarına el koydu.
Allah, müminlere “Yaptıklarınızı gören O’dur.” buyurarak haber sigasıyla bir uyarıda bulunmaktadır. Haber ise talep ifade eder; yani Allah’ın bir emri vardır demektir. Allah’ın emirlerini yerine getirin. Bunları yapıp yapmadıklarınızı görür ve sizi buna göre hesaba çekecektir.
Hicretle ilgili değişik hükümler vardır:
- Bu ayette geçtiği gibi hicret etmek farzdır. Çünkü İslam Devleti yeni kurulmuştur ve değişik alanlarda çalışacak kimselere ve cihad edecek insanlara ihtiyaç vardır.
- Bakara Suresi’nin 97-98. ayetlerinde geçtiği gibi, eğer dinlerini kendi üzerlerinde uygulayamıyor veya dinleri sebebiyle eziliyorlarsa hicret etmeleri farzdır. Ancak güçsüz olup hicret edemeyenler müstesnadır. Nisâ Suresi’nin 75. ayetinde geçtiği gibi İslam Devleti onlara yardım etmelidir.
- Eğer yukarıdaki iki durum söz konusu değil ve dinlerini rahatça yaşayabiliyorlarsa hicret etmeleri farz değildir. Ancak İslam davetini yüklenmeye, İslam’a ve devletine bir şekilde hizmet sunmaya çalışırlar. Nitekim İbn Hacer’in el-İsâbe adlı eserinde rivayet ettiğine göre, Udeyoğullarından İslam’a giren Nuaym en-Nuhâm hicret etmek isteyince kavmi onun hicret etmesini istemedi. “Dinin üzerinde devam et, sana eziyet vermek isteyenlere karşı seni koruruz.” dediler. Çünkü o, onların yetimlerinin ve dul kadınlarının işlerini yürütüyordu. Daha sonra hicret edince Rasulullah ona şöyle buyurdu:
” قومك كانوا خيرا لك من قومي لي. قومي أخرجوني وأرادوا قتلي، وقومك حفظوك ومنعوك”
- “Senin kavmin sana, benim kavmimin bana davrandığından daha hayırlı davrandı. Benim kavmim beni yurdumdan çıkardı ve öldürmek istedi. Senin kavmin ise seni korudu ve sana sahip çıktı.” (İbn Hacer, el-İsâbe)
- Bu asırda Dârü’l-İslam bulunmadığı için Müslümanlar bulundukları memleketlerde bunu tesis etmeye çalışmalıdırlar. Eğer daveti taşıyan bir Müslüman bundan engellenir ve dini sebebiyle ezilirse emniyetli bir yere hicret etmelidir. Nitekim Rasulullah, İslam Devleti kurulmadan önce bu durumda olan Müslümanların Habeşistan’a hicret etmelerine izin vermiştir. Habeşistan Dârü’l-İslam değildi; fakat yöneticisi adaletliydi ve mazlumları himaye ediyordu.
Kâfirler birbirlerinin dostu olurken, buna karşılık siz bunu yapmaz, birbirinizin dostu ve yardımcısı olmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük fesat meydana gelir. Müminler zayıflatılır ve zillete düşürülür; dinleri hususunda baskı görmeye başlarlar. Küfür, fısk, fücur ve her türlü fesat ile bozgunculuk yayılır. Bu da Müslümanlara dokunur ve çocuklarını da etkiler.
Allah, kâfirlerin birlik ve yardımlaşmalarına, onların pakt ve müttefiklerine karşı müminlerin kenetlenmelerini ve birbirlerine yardım etmelerini farz kılmaktadır. Müminlerin tek bir vücut ve tek bir varlık olmalarını istemektedir.
Zira fitne ve fesat, küfrün hâkimiyeti ile onun sisteminin varlığı ve uygulanması sonucu ortaya çıkar. Bu durum tamamen içinde bulunduğumuz asırdaki gibidir. Hatta Müslümanların yöneticileri küfür sistemlerini uyguladıkları gibi kâfirleri dost edinmekte, Haçlı paktı olan NATO’ya üye olmakta ve bunu savunmaktadırlar. İslam hâkimiyetini, Dârü’l-İslam’ı ve Hilafeti ikame etmeye çalışmayı yasaklamakta, bunun için çalışanları cezalandırmaktadırlar. Dinlerine bağlı müminleri dost edinmemekte, aksine kâfirlerin dostu ve müttefiki olmakla övünmektedirler. Oysa onları dost edinen, onlardan olur ve zalimlerden sayılır. Allah şöyle buyurdu:
يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا لَا تَتَّخِذُوا الۡيَهُوۡدَ وَالنَّصٰرٰۤى اَوۡلِيَآءَ ؔ بَعۡضُهُمۡ اَوۡلِيَآءُ بَعۡضٍؕ وَمَنۡ يَّتَوَلَّهُمۡ مِّنۡكُمۡ فَاِنَّهٗ مِنۡهُمۡؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهۡدِى الۡقَوۡمَ الظّٰلِمِيۡنَ
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Mâide 51)
“İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler, (onları) barındıranlar ve (onlara) nusret verenler; bunlar hakkıyla mümin olanlardır. Bunlara mağfiret ve kerim (değerli ve bol) rızık vardır.”
Bu ayetin lafzı geneldir. Allah yalnızca Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem dönemindeki muhacir ve ensarı değil, her asırda bu sıfatlara sahip olanları da övmekte, bunların gerçek müminler olduklarını bildirmektedir. Onlara mağfiret ve kerim rızık vaat ederek müjdelemektedir.
Allah burada “kerim” kelimesini kullanmıştır. Çünkü bu kelime müşterek bir lafızdır. “Kerim”, hem değerli hem de bolluk anlamını taşır. Böylece Allah müminlere iki şeyi garanti etmektedir. Bu rızık hem dünyada hem de ahirette kendilerine verilecektir.
Allah şöyle buyurdu:
وَمَنۡ يُّهَاجِرۡ فِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ يَجِدۡ فِى الۡاَرۡضِ مُرٰغَمًا كَثِيۡرًا وَّسَعَةًؕ وَمَنۡ يَّخۡرُجۡ مِنۡۢ بَيۡتِهٖ مُهَاجِرًا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُوۡلِهٖ ثُمَّ يُدۡرِكۡهُ الۡمَوۡتُ فَقَدۡ وَقَعَ اَجۡرُهٗ عَلَى اللّٰهِ ؕ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوۡرًا رَّحِيۡمًا﴿۱۰۰﴾
“Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde birçok sığınacak yer ve genişlik bulacaktır. Kim Allah ve Resulü uğrunda hicret etmek üzere evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Nisâ 100)
İslam Hilafet Devleti’ni kurmak veya desteklemek maksadıyla hicret edenler imkân sahibi olurlar. Başka bir ifadeyle, otoriteyi elde eder; bolluk, izzet ve huzur içinde yaşarlar. Vefat ettiklerinde ise Allah’ın bol sevabını ve mağfiretini kazanırlar.
“Sonradan iman edip hicret edenler ve (Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla) cihad edenler, bunlar sizdendir.” ayeti, İslam Devleti kurulduktan sonra hicret edenleri kastetmektedir.
Her ne kadar İslam Devleti’ni kurmak ve desteklemek için ilk hicret edenler kadar sevap sahibi olmasalar da müminlerden sayılırlar ve sevaptan mahrum kalmazlar. Aynı zamanda devletin tabiiyetlisi oldukları için eşit haklara da sahip olurlar.
Allah şöyle buyurdu:
لَا يَسۡتَوِىۡ مِنۡكُمۡ مَّنۡ اَنۡفَقَ مِنۡ قَبۡلِ الۡفَتۡحِ وَقَاتَلَ ؕ اُولٰٓٮِٕكَ اَعۡظَمُ دَرَجَةً مِّنَ الَّذِيۡنَ اَنۡفَقُوۡا مِنۡۢ بَعۡدُ وَقَاتَلُوۡا ؕ وَكُلًّا وَّعَدَ اللّٰهُ الۡحُسۡنٰىؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعۡمَلُوۡنَ خَبِيۡرٌ ﴿۱۰﴾
“Sizden, fetihten önce Allah yolunda infak edip savaşanlarla daha sonra infak edip savaşanlar bir değildir. Öncekiler derece bakımından daha üstündür. Bununla beraber Allah her iki gruba da en güzel olanı vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Hadîd 10)
Ayette geçen **”fetih”**ten maksat; İslam Devleti’nin kuruluşu, Hudeybiye Antlaşması veya Mekke’nin fethi olabilir.
Kur’an’da üç olay fetih olarak vasıflandırılmıştır. Bu fetihlerden önce Allah yolunda infak edenler ve savaşanlar daha üstün dereceye sahiptir.
Hudeybiye Sulhu’ndan sonra Mekke’den Medine’ye hicret edenler olmuştur. Bunların da sevabı vardır. Fakat İslam Devleti’ni kurmak, desteklemek ve cihad etmek için Mekke’nin fethine kadar hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin derecesi daha üstündür.
Ancak Mekke’nin fethinden sonra oradan Medine’ye geçmek veya göç etmek şer’î manada hicret sayılmaz. Çünkü Mekke de Dârü’l-İslam olmuştur. Bu sebeple hicret sevabı alınmaz.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
” لا هجرة بعد الفتح، ولكن جهاد ونية، وإذا استنفرتم فانفروا”
“Fetihten sonra hicret yoktur. Fakat cihad ve niyet vardır. Eğer cihada çağrılırsanız hemen harekete geçin.” (Müslim, 1864)
Mekke’nin fethinden sonra Medine’ye intikal edenler cihad sevabını alırlar. Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle yapacakları salih amellerin sevaplarını da elde ederler. Allah yolunda cihada çağrıldıklarında ise hemen harekete geçmelidirler. Ancak bu şekilde dereceleri yükselir.
Zira Allah ve Rasulü için yapılan hicret bir ibadet sayılır. Bundan dolayı niyet şarttır.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir kişinin bir kadınla evlenmek üzere hicret etmesi üzerine şöyle buyurdu:
” إنما الأعمال بالنيات، وإنما لكل إمرئ ما نوى، فمن كانت هجرته إلى الله ورسوله فهجرته إلى الله ورسوله، ومن كانت هجرته لدنيا يصيبها أو امرأة ينكحها فهجرته إلى ما هاجر إليه”
“Ameller ancak niyetlere göredir. Herkese ancak niyet ettiği vardır. Kimin hicreti Allah ve Rasulü için olursa, onun hicreti Allah ve Rasulü içindir. Kimin hicreti elde edeceği bir dünya menfaati veya evleneceği bir kadın için olursa, onun hicreti de hicret ettiği şey içindir.” (Buhârî ve Müslim)
İslam Devleti kurulduğunda hicret edip Allah yolunda infak edenler ve savaşanlar daha üstün dereceye sahiptir. Zira en büyük fetih, İslam Devleti’nin kuruluşudur.
Bu nedenle bu asırda İslam Hilafet Devleti’ni kurmak için infak edenler ve mücadele edenler, diğer Müslümanlardan Allah katında daha üstündür ve cennette en yüksek derecelere yükselirler.
“Allah’ın kitabına (emrine) göre ulü’l-erham akrabalar (birbirlerine bakmak ve miras hususunda) birbirlerine daha evladır.” ayeti, Rasulullah’ın icraatlarını onaylamakta ve önceki hükmü neshetmektedir.
İslam Devleti’nin ilk kuruluşunda Rasulullah, Allah’ın vahyiyle hareket ederek muhacirlerle ensarı kardeş yaptı. Bu şekilde mallarını paylaştılar ve birbirlerine mirasçı oluyorlardı. Bu ayetle o hüküm neshedildi. Artık akrabalar, birbirlerine bakmak ve miras hususunda hak sahibi oldular.
İslam Devleti’nin ilk kuruluşunda muhacirler fakirdi. Çünkü mallarını, mülklerini ve bütün varlıklarını Mekke’de bırakmışlardı. Kureyşliler bunlara el koyarak kendi mülkiyetlerine geçirmişlerdi.
Bu nedenle Allah’ın vahyi ile ensarın, muhacirlerle mallarını paylaşmaları emredildi.
Buna göre Hilafet Devleti de fakirler, miskinler, yolda kalmış kimseler ve cihad gibi harcamalar için kamu mülkiyeti kısmında, zekât bölümünde veya devlet bütçesinde yeterli mal bulunmazsa, ihtiyaçlar giderilinceye kadar zenginlerden geçici olarak mal toplar. Buna vergi adı verilebilir. Fakat bu daimi değildir; geçicidir ve yalnızca zenginlerden alınır.
Buna benzer şekilde Müslümanlar üzerine başka mali vacibeler doğarsa ve devletin mülkiyetinde veya kamu mülkiyeti kısımlarında yeterli mal bulunmazsa, devlet zenginlerden geçici olarak vergi toplar.
Ulü’l-erham bütün akrabaları kapsıyordu ve bunlar birbirlerine mirasçı oluyorlardı. Daha sonra Nisâ Suresi’nin 11-14. ayetlerindeki miras hükümleri nazil olunca bu hüküm neshedildi ve mirasçı olacak kimseler açıklandı. Furûz ve asabe bulunmadığında miras devlet mülkiyetine geçer. Ulü’l-erham bu durumda mirastan pay almaz. Zira akrabalar bu üç kısma ayrılmıştır. Bu ayetlerin tefsirinde bunların ayrıntılarını açıklamıştık.
Allah, Müslümanların kendisinden korkmaları ve O’nun emirlerine uymaları için:
“Şüphesiz ki Allah her şeyi bilir.”
buyurarak hatırlatmaktadır. Her şeyi yaratan elbette yarattığı her şeyi de bilir. Bu nedenle Allah’ın bizi daima kontrol ettiğini, gördüğünü ve işittiğini sürekli aklımızda tutmalıyız. Böylece takva sahibi olur ve cennet ehlinden oluruz. Bunu bir an bile unutup gaflete düşmek tehlikelidir. Aksi hâlde O’nun emrine aykırı hareket eder ve azabını hak etmiş oluruz. Allah korusun.
Böylece Allah’ın yardımıyla Enfâl Suresi’nin tefsirini tamamlamış olduk. Allah’ın izniyle Tevbe Suresi’nin tefsirine başlayacağız.
Allah’ın yardımını dileriz. Bizim için Allah’a dua edin. Allah sizden razı olsun.