Keramet Anlayışına Dair Bazı Meselelerin Vuzuha Kavuşturulması

Sebe Kraliçesi’nin tahtını getirenin ilim sahibi olan bir cin olması gerekir. Bir insanın olması ihtimali yoktur. Çünkü cinler ve melekler gibi insanlar uçmazlar.

Sebe Suresi 12-14. ayetlerde açıkça beyan edildiği gibi, Peygamber Süleyman cinleri çalıştırıyordu; onlar onun emrindeydiler.

Neml Suresi 39. ayette cinlerden bir ifrit şöyle dedi:

“Sen yerinden kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Şüphesiz ben buna güç yetirecek ve güvenilir biriyim.”

İfrit, pek güçlü, şiddetli, hızlı hareket eden, sıçrayan ve sinsice çalışan bir varlıktır. Bu cin, vücut gücüne güvenerek tahtı getireceğini söylemiştir.

Neml Suresi 40. ayette ise ilim sahibi olan (cin):

“Gözünü açıp kapamadan önce onu sana getiririm.”

demiştir. Bu cin hem güçlü hem de ilim sahibiydi. Dolayısıyla hem gücüne hem de ilmine güvenmiştir.

Siyak ve sibaktan bunun cin olduğu anlaşılır. Orada ifrit ve ilim sahibi olan iki varlıktan bahsedilmektedir. Her ikisi de cin olduğundan uçabilirler. Bir insanın olması ihtimali hiç yoktur. Çünkü insanlar uçamazlar. Bir insan olduğu iddia edilirse, bu sadece tarih boyunca o kişiye has bir durum olmuş olur. Buna özel bir hükümdür; başkalarına uygulanamaz.

Nitekim Süleyman da uçmamıştır. İsra hadisesinde de Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem uçmamış; Allah Teâlâ onu Burak adlı mahlûk vasıtasıyla geceleyin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürmüştür.

Ayrıca bu olaylar diğer insanlara teşmil edilemez. Bunlar nebilerin zamanında meydana gelen özel hadiselerdir. Bizim için şer’î bir hüküm ifade etmez ve bizi bağlamaz. Eski nebilerin şeriatları bizim için şeriat değildir. Onların mucizeleri kendilerine mahsustur. Kur’an’da geçmeseydi bunlara inanmazdık.

İlim sahibi olan kişinin Asıf veya Astum isminde olduğu ve İsrailoğullarından bulunduğuna dair rivayetlerin tamamı İsrailiyyattandır. Velev ki bunu İbn Abbas, Mücahid, İbn Cübeyr ve diğer müfessirler söylemiş olsun. Nitekim onlar da bu rivayetleri birbirlerinden nakletmişlerdir. Özellikle geçmiş ümmetlerin kıssalarında, İbn Abbas dâhil olmak üzere müfessirlerin çoğu İsrailiyyat rivayetlerinden nakiller yapmıştır. Ancak bu durum onların doğru olduğunu göstermez. Bunların tamamı reddedilir.

Dinimizi sadece Kur’an ve sahih hadislerden alırız. Akaidi ise yalnızca kat’î delalete sahip kesin delillerden alırız. İsrailiyyattan hiçbir şey almayız. Aksi takdirde akaidimiz bozulur. Nitekim Kur’an, İsrailoğullarının kitaplarını tahrif ettiklerini, birçok şeyi uydurduklarını ve Allah adına yalan söyleyerek kitaptan olmayan şeyleri kitaptanmış gibi gösterdiklerini haber vermektedir.

Allah, Nebi Süleyman’a verdiği mucizeleri göstererek onun peygamberliğini ispatlamak ve İsrailoğullarını yalanlamak istemiştir. Çünkü İsrailoğulları onun peygamberliğini inkâr etmiş, onu sihirbazlığı kullanan bir kral olarak görmüşlerdir.

Allah, Bakara Suresi 102. ayette onları yalanlayarak şöyle buyurmaktadır:

“Süleyman inkâr etmedi. Fakat şeytanlar inkâr ettiler. Çünkü onlar insanlara sihri öğretiyorlardı.”

Süleyman sihir öğrenmedi. Çünkü ayette sihri öğrenip öğretenlerin küfre düştüğü bildirilmektedir. Allah, Neml ve Sebe surelerinde de onların iftiralarını çürütmüş ve Süleyman’ın nübüvvetini ispat etmiştir.

İşte onun kıssasından istifade edeceğimiz husus budur. Fakat Hint felsefesinden etkilenip Müslüman olduklarını iddia edenler, kendilerinin uçtuklarını aklı kıt insanlara kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Bakara Suresi 246-251. ayetlerde Talut kıssası anlatılmaktadır. Bu olay Musa’dan sonra gelen bir nebinin döneminde meydana gelmiştir. Belirli bir kişi için gerçekleşmiş özel bir hadisedir. Herkes için ve her zaman geçerli olacak şekilde genelleştirilemez.

Zira Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

«كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ الْأَنْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ تَكْثُرُ» قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ».

“İsrailoğullarını nebiler yönetirdi. Bir nebi vefat ettiğinde onun yerine başka bir nebi gelirdi. Benden sonra ise hiçbir nebi gelmeyecektir. Halifeler olacak ve çoğalacaklardır.” Ashab: “Bize ne emredersin?” diye sordu. Rasulullah şöyle buyurdu: “İlk biat ettiğiniz kimseye bağlılığınızı yerine getirin ve onların haklarını verin. Şüphesiz Allah, onları idaresi altına verdiklerinden dolayı sorgulayacaktır.” (Buhârî, 3455; Müslim, 1842)

İşte Allah, İsrailoğullarının yöneticilerini seçiyordu. Ya onların nebisi doğrudan onları yönetiyordu; Davud ve Süleyman’da olduğu gibi. Yahut Allah, nebisine vahiy yoluyla onlar için bir kral ve hükümdar seçiyordu. Onun hükümdarlığını ispatlamak için de mucizeler gösteriliyordu.

Bakara Suresi 247. ayette nebi onlara:

“Şüphesiz Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi.”

demiştir. Allah o nebiye, Kitap dışında da vahiyde bulunmuştur.

Nebi, bu kralın Allah tarafından seçildiğine dair bir mucize de göstermiştir. Bakara Suresi 248. ayette onun hükümdarlığının delili olarak melekler tarafından taşınan sandık zikredilmektedir. Bu ise bir mucizedir. Aksi hâlde İsrailoğulları onun hükümdarlığına inanmayacaklardı. Mucizeler gösterildiği hâlde bile Talut ile birlikte savaşa gidenler çok az olmuş, sebat edenler ise daha da az olmuştur. İsrailoğullarının yönetim şekli böyleydi; yöneticileri Allah tarafından seçiliyordu.

Allah, İsrailoğullarının Rasulü Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem‘e iman etmelerini, gizledikleri ve ihtilafa düştükleri meselelerde doğruyu görmelerini istemiştir. Biz de bu kıssadan savaşta sebat etmekle ilgili ibret alırız. Allah’ın izniyle sabırlı müminlerden oluşan küçük bir topluluk, büyük kâfir topluluklarını yenebilir.

Fakat Talut’a verilen mucizeyi delil göstererek, Hindu dini ve felsefesinden kopamayan kimseler, “Onlarda olduysa bizde de olur.” diyerek yalan söylemekte ve saf, aklı kıt insanları kandırmaya çalışmaktadırlar. Buna da “keramet” adını vermektedirler.

İsrailoğulları ile ilgili Allah birçok mucize göstermiştir. Onlara gökten yemek indirmiş, çölde bulutlarla gölgelendirmiştir. Bunlar onlara has durumlardır. Maide Suresi 20. ayette geçtiği gibi Allah, diğer insanlara vermediği nimetleri onlara verdiğini bildirmiştir. Onları bu şekilde imtihan etmiştir. Buna rağmen onlar inkâr etmişlerdir.

Fakat bizim şeriatımızda ve dinimizde yöneticiler Allah tarafından seçilmez. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem‘in birçok sahih hadiste açıkladığı gibi, Müslümanlar halifelerini seçer, onlara biat eder, onları muhasebe eder; şeriattan sapmaları hâlinde ise görevden alırlar. Halifeler normal birer beşerdir. Halifeliklerini ispatlamak için mucizeler yoktur ve buna ihtiyaç da yoktur. Çünkü onlar Allah tarafından seçilmemişlerdir ki hükümdarlıkları mucizelerle ispat edilsin.

Hatta Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem‘in vefatından sonra sahabeler, kimin halife olacağı konusunda üç gün tartıştılar. Daha sonra Ebû Bekir üzerinde anlaşıp onu seçtiler ve kendisine biat ettiler. Ardından Ömer seçildi ve ona biat edildi. Ondan sonra Osman, onun ardından da Ali seçilip kendisine biat edildi. Hepsi Müslümanların seçmesi ve biat etmesiyle hükümdar ve halife oldular.

Müslümanlar da bunun üzerinde durup Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek bir halife seçmeye çalışmalıdırlar. Bunun için Hilafet Devleti’ni kurmak gerekir.

Kehf ehlinin kıssası özel bir olaydır. Belirli bir asırda yaşayan belli kişiler için bir mucize olarak gerçekleşmiştir. Allah, kavimlerine bir delil olması için onları 309 yıl uyutmuştur. İsrailoğulları onların kıssasını biliyorlardı. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem‘in gerçekten nebi olup olmadığını denemek amacıyla, Kureyş vasıtasıyla onların olayını, sayılarını ve kaç yıl uyuduklarını sordular. Bizim bu kıssadan istifade edeceğimiz husus; iman ve dava üzerinde ısrarlı olmak, sebat göstermek ve asla taviz vermeden mücadele etmektir.

Bu olay günümüzdeki veya diğer insanlara teşmil edilemez, uydurulamaz ve başkaları için delil gösterilemez. Keramet konusunda da herhangi bir delil teşkil etmez.

Musa’nın annesiyle ilgili olay da her kadına veya başka bir kimseye kıyas edilemez. Bu, özel bir olaydır; çünkü o, bir nebinin annesidir. Allah, ilhamıyla Firavun’u ve saltanatını yıkacak olan Musa’yı bir şekilde korumayı murat etmiştir. Meryem ile ilgili olay da aynı mahiyettedir.

Bir kimsenin, “Onlarda oluyorsa bizde, bende veya falan kişide neden olmasın?” demesi ve bu olayları kıyas etmesi tehlikelidir. Çünkü bunlar özel hadiselerdir ve genelleştirilemez. Ayrıca bunlar eski nebiler döneminde, özellikle de İsrailoğulları arasında meydana gelmiştir. Bizim dinimizde böyle şeyler yoktur. Dinimizde insanlar düşünecek, çalışacak ve yeni şeyler geliştireceklerdir. Bu sebeple Müslümanlar ilmi geliştirmişlerdir. Fakat ne zaman ki ilim terk edilip hurafelere yönelindi, “Falancanın kerameti vardır.” denilerek insanlar kandırıldı, düşünmek yasaklandı ve “Falanca olağanüstü işler yapıyor.” şeklinde yalan iddialar ortaya atıldı; işte bunlar Müslümanların gerilemesine ve çöküşüne sebep oldu.

Bir kimse, keramet adı altında “Bana şu mucize oldu.” diye iddia ederse, bunun hakkında Kur’an’ın inmesi gerekir. Hâlbuki Kur’an tamamlanmıştır ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem‘in vefatıyla vahiy kesilmiştir. Dolayısıyla herhangi bir kimse ne iddia ederse etsin, bu kabul edilmez.

Mucize seviyesinde değerlendirilen keramet meselesi akaid bahsine girer. Bu konuda hiçbir kesin delil bulunmadığı için akaidden sayılmaz. Buna inanmak caiz değildir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem‘in açıkladığı gibi, Müslüman doğru rüya görebilir ve gördüğü gibi çıkabilir. Mesela çocuğu olacağını görür ve bu gerçekleşebilir.

Yine de muvaffakiyet konusu vardır. Allah, kulu için hayırlı bir iş murat ettiğinde onu o işe muvaffak kılar. Takva sahibi olan kimse de Allah’a şükreder ve bunu kullanarak insanları istismar etmez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنۡ يَّـتَّـقِ اللّٰهَ يَجۡعَلْ لَّهٗ مَخۡرَجًا ۙ‏ ﴿۲﴾  وَّيَرۡزُقۡهُ مِنۡ حَيۡثُ لَا يَحۡتَسِبُ‌ ؕ وَمَنۡ يَّتَوَكَّلۡ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسۡبُهٗ ؕ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمۡرِهٖ‌ ؕ قَدۡ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَىۡءٍقَدۡرًا‏ ﴿۳﴾ 

“Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter. Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü takdir etmiştir.” (Talâk, 2-3)

Ömer Radiyallahu Anh muhteşem bir halifeydi. Allah’tan çok korkar, O’nun indirdiklerini titizlikle uygular ve hurafelere inanmazdı. Ordular hazırlayıp dünyanın fethedilmesi için çalışıyordu. Irak’ı, İran’ı, Şam diyarını ve daha birçok yeri fethetti. Onun döneminde dünyanın en büyük iki devleti olan Pers ve Rum/Bizans devletleri yıkıldı. Allah, samimi niyetinden dolayı onu doğru işlerde muvaffak kılıyordu. Fakat o, bu muvaffakiyeti kullanarak saf insanları istismar etmeye çalışmıyordu. Bilakis gece gündüz Müslümanların ihtiyaçlarını gidermeye gayret ediyordu. Bir köşeye veya bir tekkeye çekilip “Ben şeyhim…” diyerek “uh, yuh, hu” ve benzeri zikirlerle vakit geçirmiyordu.

Hatta kendilerini tamamen ibadete vermiş kimseleri görünce, “Bunları kim doyuruyor?” diye sordu. “Onlar mütevekkillerdir. (Tevekkül edenlerdir)” dediklerinde, Ömer Radiyallahu Anh, “Hayır, onlar müteekkil (başkalarının sırtından geçinen yiyiciler)dir.” dedi. Suffe ehlini de çalışmaya teşvik etti. Sürekli olayları ve sorunları düşünüyor, bunlara çözüm üretmeye çalışıyordu. Hatta kendisinin de ifade ettiği gibi, namazda bile orduların durumunu düşünüyordu. İşte o, büyük bir devlet adamıydı.

Bugün birçok kişi keramet iddia ederek veya kendisine keramet nispet ettirerek, uçtuğunu, şöyle veya böyle olağanüstü işler yaptığını ileri sürüp milletin sırtından geçinmekte; saf ve aklı kıt insanları istismar etmektedir. Ayrıca küfür sistemi uygulanırken, zulüm ve fesat yaygın olduğu hâlde Allah’ın bu konudaki emirlerini yerine getirmek için hiçbir mücadele vermemektedirler. Korkaklık gösterip çeşitli bahaneler uydurarak susmaktadırlar. Hatta bazıları, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen zalim yöneticilere destek vermektedir.

Allah her şey için bir sebep yaratmıştır. İnsanlar da bu sebepleri ve vesileleri araştırmalı, böylece hedeflerini gerçekleştirmelidirler. Batı, ilmi bizden aldı; uçak, araba, tren ve benzeri araçları icat etti. İnsanlar bunlarla uçuyor ve farklı yerlere ulaşabiliyorlar. Televizyonu, radyoyu ve interneti icat ederek uzaktaki sesi işitebiliyor ve görüntüyü görebiliyorlar.

Müslümanlar da Batı’yı geçmek ve diyarlarını fethetmek için yeniden Hilafet Devleti’ni kurmakla meşgul olmalı ve zalim yöneticileri görevden indirmek için ciddi çalışmalar yapmalıdırlar. Allah çalışanları muvaffak kılar.

Esad Mansur