Haberlere Kısa Bir Bakış
- Erdoğan, NATO’yu Teksas’tan Ankara’ya Uzanan Bir Güvenlik ve Savunma Ağı Kurmaya Çağırdı
Anadolu Ajansı, 29 Haziran 2026 tarihinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da düzenlenen NATO Parlamento Başkanları Zirvesi’nde yaptığı konuşmadan açıklamalar aktardı.
Erdoğan, “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO), Amerika’nın Teksas eyaletinden Türkiye’nin başkenti Ankara’ya kadar uzanan, hiçbir çekinceye yer vermeyen bir güvenlik ve savunma ağı kurmaya” çağırdı.
Ayrıca şöyle dedi:
“Mevcut bölgesel ve uluslararası ortamda, NATO’nun caydırıcılık kapasitesinin korunması ve müttefik ülkeler arasındaki dayanışmanın güçlendirilmesi her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.”
Erdoğan, “Türkiye’nin, NATO bünyesinde sahip olduğu geniş ve birikimli tecrübesi ile bölgesel krizleri yönetme konusundaki istisnai kabiliyetini müttefikleriyle paylaştığını” ifade etti.
Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan, her fırsatta kâfirlere olan bağlılığını, onların Haçlı ittifakına olan angajmanını ve onların güvenliğini ile topraklarını savunma konusundaki hassasiyetini bir kez daha ortaya koymaktadır. Ayrıca Türkiye’nin, bu Haçlı ittifakındaki günahkâr üyeliği sayesinde onlara sunduğu hizmetlerin boyutuna da işaret etmektedir. Bunun da ötesinde, ittifakın coğrafi sınırları çerçevesinde, en batıda Amerika’dan en doğuda Türkiye’ye kadar uzanan sömürgeci kâfirleri savunacak bir güvenlik ağı kurarak bu durumu kalıcı hâle getirmek istemektedir. Adeta Türkiye’yi İslam beldelerinin dışına çıkarmaktadır.
Erdoğan şöyle dedi:
“Lahey’deki NATO Zirvesi’nde üstlenilen taahhütler doğrultusunda Türkiye savunma harcamalarını artırmaktadır ve ittifakın muharip görevleri ile operasyonlarına en fazla katkı sağlayan ilk beş ülke arasında yer almaktadır.”
Böylece, Allah’ın yolundan alıkoyan ve Müslümanların ülkelerinin özgürleşmesini, birlik olmalarını ve Hilafetlerini yeniden kurmalarını engellemek için onlarla savaşan Haçlı ittifakına yapılan harcamaların artırılmasını istemektedir.
Erdoğan ayrıca şöyle dedi:
“Avrupa-Atlantik güvenliği; savaşlar, krizler, terör ve ittifakın doğu ile güneydoğu sınırlarındaki düzensiz göçten kaynaklanan tehditler nedeniyle tarihî bir dönüm noktasından geçmektedir.”
Böylece, İstanbul’daki Hilafet Devleti’ni yıkan, topraklarını parçalayan, sömürgeleştiren ve zenginliklerini yağmalayan sömürgeci Avrupa’nın güvenliğine verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır.
Yine Erdoğan şöyle dedi:
“Kriz bölgeleriyle 1800 kilometreden fazla kara sınırına sahip olan Türkiye, 70 yılı aşkın süredir NATO’nun güvenliğine en fazla katkı sağlayan önde gelen müttefik ülkelerden biridir.”
Yani Haçlı NATO’nun sınırları; Suriye, Irak ve İran gibi İslam beldeleriyle komşudur. NATO güçleri, bu sınırlar boyunca herhangi bir İslami hareketlenmeyi askerî olarak bastırmak amacıyla konuşlanmaktadır. Nitekim Erdoğan, bu sınırların ötesinde Afganistan’da Müslüman Afgan halkına karşı bu kâfirlerle birlikte 20 yıl boyunca savaşmıştır. 2011 yılında NATO’nun Libya’ya müdahalesini desteklemiş, 2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgaline destek vermiştir. Aynı şekilde 2015 yılında, sözde terörle mücadele bahanesiyle Suriye rejimine karşı ayaklananları vurması için Amerika’ya üslerini açmış ve Amerika’nın Irak ve Suriye’de kurduğu, “terörle mücadele” adı altında gerçekte İslam’a ve İslam’ın yeniden yönetime dönmesi için çalışanlara karşı oluşturduğu koalisyona katılmıştır.
Bütün bunlar, bu yılın Temmuz ayının 7 ve 8’inde Ankara’da düzenlenecek NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi öncesinde yürütülen hazırlık faaliyetleri kapsamında gerçekleşmektedir. Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Sorumlusu Kaja Kallas, bu zirvenin, Haçlı ittifakında meydana gelen çatlağı onarması bakımından tarihî olacağını ifade etmiş; ayrıca Türkiye’nin NATO içinde son derece önemli bir konuma sahip olduğunu ve ittifakın ikinci büyük ordusuna sahip olarak üye devletlerin savunmasında önemli rol üstlendiğini övgüyle dile getirmiştir.
Erdoğan, Filistin konusunda da, görünürde destek verirken gerçekte diğer bölge yöneticileri gibi onu sırtından hançerleyen tavrını sürdürerek şu açıklamayı yaptı:
“Filistin meselesinin çözümü, iki devletli çözüm temelinde, 1967 sınırları esas alınarak bağımsız, egemen ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin Devleti’nin kurulmasından geçmektedir.”
Bu ifadeyle Erdoğan, 1948 yılında Filistin topraklarının yaklaşık %80’ini gasp eden Yahudi varlığını fiilen tanımayı bir kez daha teyit etmektedir. Zaten Amerika’nın 1959’dan beri ortaya koyduğu ve Batılı devletlerin de desteklediği proje budur. Amaç, Filistin’in Müslüman halkının elinden tamamen çıkarılmasıdır.
Oysa Yahudiler, Filistin’in geri kalan kısmını da fiilen kontrol etmekte, burada bir Filistin Devleti’nin kurulmasını reddetmekte, bölge halkına baskı uygulamakta ve topraklarına el koymaktadır. Erdoğan ve onun gibi aciz yöneticiler ise bütün bunlar karşısında sadece kınamakla yetinmektedir.
- Amerika, Yahudi Varlığı ile Lübnan Rejimi Arasındaki Anlaşmanın Uygulanmasını Denetleyeceğini Açıkladı
Washington Post, 29 Haziran 2026 tarihinde bir Amerikalı yetkilinin şu açıklamasını aktardı:
“Lübnan ve İsrail ordularının Lübnan’daki çerçeve anlaşmasını uygulama konusundaki taahhütlerine bağlı kalmalarını denetleme görevimiz olacak. 2024 yılında yapılan anlaşmadan bu yana, özel bir gözlem görevi kapsamında Lübnan’da asker bulunduruyoruz.”
Yahudi varlığının Savaş Bakanı Katz ise şöyle dedi:
“Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanı ile, güçlerimizin Güney Lübnan’da kalması konusunda mutabakata vardım.”
Bu da göstermektedir ki Yahudi varlığı, Güney Lübnan’da kalma konusunda Amerika’nın emirleri doğrultusunda hareket etmektedir. Amerika ise, bölgedeki nüfuzunu güçlendirmek için bu varlığı kirli bir aracı olarak Lübnan’da tutmak istemektedir.
Amerika’ya bağlı olan Lübnan rejimi de bunu teyit etmiştir. Nitekim Amerika, Lübnan Parlamentosu’na talimat vermiş, parlamentodaki taraflara baskı yaparak kendi adamı olan Ordu Komutanı Joseph Aoun’un cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamıştır. Cumhurbaşkanı olduktan sonra da Joseph Aoun, Amerika’nın talimatlarını tereddütsüz yerine getirmekte ve siyasi geleceğini tamamen ona bağlamış görünmektedir.
Kendisinin ve onunla birlikte hareket edenlerin, Filistin’in Yahudilerin günahkâr işgali altında kalıp kalmamasıyla ilgilenmedikleri de açıktır. Zira çerçeve anlaşmasında şu ifadeyi kabul etmiştir:
“Yahudi varlığının, Lübnan’ın yanında barış ve güvenlik içinde, egemenliğe sahip bir devlet olarak var olma hakkının tanınması ve onunla olan her türlü savaş hâlinin resmî olarak sona erdirilmesi.”
Oysa fiilen onunla herhangi bir savaş yürütmemiştir.
Bu nedenle Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu, kendisine yönelik herhangi bir saldırı endişesi taşımadan, 30 Haziran 2026 tarihinde işgal altında tuttukları Lübnan topraklarını ziyaret etmiş ve oradan şu açıklamayı yapmıştır:
“İsrail, kendisine yönelik tehdit devam ettiği sürece Güney Lübnan’dan çekilmeyecektir.”
Ayrıca şöyle demiştir:
“İsrail, yalnızca sınırlarında değil, komşu toprakların içinde güvenlik bölgeleri oluşturulmasına dayanan yeni bir güvenlik anlayışına geçmiştir. Bunun yanında askerî operasyonlar ile yer üstündeki ve yer altındaki savaş altyapısının ortadan kaldırılması sürdürülecektir.”
Bütün bunlar, bölgedeki üssü konumundaki Yahudi varlığının güvenliğini sağlamaya çalışan Amerika’nın planlaması doğrultusunda gerçekleştirilmektedir.
Anlaşmada ayrıca şu hüküm yer almaktadır:
“Uluslararası siyasi ve hukuki platformlarda tüm savaş ve düşmanca faaliyetlerin durdurulması.”
Bu da Lübnan rejiminin, Yahudi varlığını onlarca yıldır Lübnan’da işlediği suçlar ve gerçekleştirdiği katliamlar nedeniyle uluslararası platformlarda takip etmeyeceği anlamına gelmektedir. Bu durum, ihanetin, acziyetin ve uçuruma sürüklenmenin bir başka teyididir.
Anlaşma ayrıca, Amerika’nın da katılımıyla anlaşmanın uygulanmasını koordine edecek bir koordinasyon grubunun kurulmasını öngörmektedir. Hatta bu süreç doğrudan Amerika’nın gözetimi altında yürütülecektir. Amerika böylece bölge üzerindeki denetimini ve bölge işlerini yönetme konumunu pekiştirmekte, sanki bölge kendi sömürgesiymiş ve yöneticileri de onun memurları veya temsilcileriymiş gibi hareket etmektedir.
- Amerika ile İran Arasında Katar’da Mutabakat Muhtırasının Uygulanmasına İlişkin Müzakereler
Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mâcid el-Ensârî, 30 Haziran 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, Amerika’nın özel temsilcileri Witkoff ve Kushner’in, arabulucularla görüşmek ve Amerika ile İran arasında mutabakat muhtırasının uygulanmasına ilişkin müzakerelerin seyrini ele almak üzere Katar’da bulunduklarını duyurdu.
El-Ensârî şöyle dedi:
“Washington ile Tahran arasındaki teknik toplantılar kesintiye uğramadı. Arabulucular da bu görüşmeleri kolaylaştırmak için çalışmalarını sürdürüyor.”
Taraflar arasındaki teknik toplantılar, mutabakat muhtırasında yer alan temel maddelerin, belirlenen 60 günlük süre içinde veya tarafların anlaşması hâlinde uzatılacak süre zarfında uygulanabilir pratik düzenlemelere dönüştürülmesine odaklanmaktadır.
Amerika’nın, her şeyden daha fazla önem verdiği husus ise İranlı yetkililerle müzakereleri sürdürerek İran’ın kendi yörüngesinde kalmasını sağlamaya çalışması ve zamanla onu kendisine bağlı bir devlet hâline getirmeye çalışmasıdır. Bunu da onlarla sürekli temas kurarak, mutabakat muhtırasının hükümlerini uygulamaya koymaya çalışarak ve nihayetinde İran ile kesin bir anlaşma imzalayarak gerçekleştirmeyi hedeflemektedir.
Bu çerçevede, Amerika ile İran tarafının şu konuda anlaştığı açıklandı:
“Sahadaki sürtüşmeleri önlemek amacıyla ayrı bir mekanizma kurulacak ve bu kapsamda Amerika Merkez Kuvvetler Komutanlığı ile Devrim Muhafızları arasında doğrudan bir iletişim kanalı açılacaktır. Bu kanal, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin koordinasyonu, acil uyarıların karşılıklı paylaşılması ve herhangi bir deniz veya askerî olayın daha geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmeden önce kontrol altına alınması amacıyla kullanılacaktır.”
Bu adım, başlangıçta mutabakat muhtırasına karşı çıkan ve İran’ın Amerika’dan bağımsız olmasını isteyen Devrim Muhafızları ile doğrudan iletişim kurulmasının önünü açmaktadır. Üstelik Amerika’nın, Devrim Muhafızları’na yaptırımlar uyguladığı da bilinmektedir.
Amerika, İran’ı her yönden kuşatmaya çalışmaktadır. Nihai hedefi ise İran’ı yalnızca kendi yörüngesinde bulunan bir devlet olmaktan da öte, kendisine tam anlamıyla bağlı bir devlet hâline getirmektir. Nitekim bu hedefini, 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a karşı başlattığı ve 40 gün süren savaşta ortaya koymuş; bu savaş sırasında başta Rehberi olmak üzere yaklaşık 40 üst düzey komutanını öldürmüştür. Ancak savaş yoluyla hedefine ulaşamayınca çatışmaları durdurmuş ve aynı hedefi bu kez müzakereler, siyasi ve diplomatik temaslar yoluyla gerçekleştirmeye yönelmiştir. Amerika’nın yörüngesinde hareket etmeyi kabul eden siyasetçilerle kurduğu ilişkilerin yanı sıra, “sahadaki sürtüşmeleri önleme”, “acil uyarıların paylaşılması” ve benzeri gerekçelerle askerî yetkililerle de doğrudan iletişim kanalları oluşturmayı amaçlamaktadır.
Bunun yanında, mutabakat muhtırasının maddelerinde yer alan ekonomik projeler aracılığıyla da aynı hedefe ulaşmaya çalışmaktadır. Bu maddelerin içine öyle mayınlar yerleştirilmiştir ki, bunlar çok geçmeden İranlıların ayaklarının altında patlayacaktır. Çünkü İranlılar savaş meydanında direnç göstermiş olsalar da, Amerika karşısında siyasi mücadelede aynı direnci gösterememişlerdir. Oysa Amerika da bu süreçte azımsanmayacak kayıplara uğramıştır.
Esad Mansur