– 1 –

Tevbe suresi

سُوۡرَةُ التّوبَة

Tevbe Suresi’nde Geçen Genel Konular

  1. Allah ve Rasulünün müşriklerden ve onlarla yapılan antlaşmalardan beraatını ilan etmesi. Mekke’nin fethinden sonra orada kalan müşriklerden kurtulmak için Allah’ın ve Rasulünün onlardan beraat etmesi, onlardan beri olması. Bundan dolayı bu sureye Bere’at ismi de verilmiştir.
  2. Buna göre müşriklere İslam’a girmeleri için bir mühlet verilmesi, onlara hiçbir merhamet gösterilmemesi: Ya İslam’a girerler ya da Mekke’den çıkarlar; aksi hâlde öldürüleceklerdir. Bundan dolayı bu sure besmelesiz indirilmiştir.
  3. Müşriklerin ahitlere ihanetleri ve gaddarlıkları konusunda uyarılmaları ve tehdit edilmeleri.
  4. Münafıkların hakikatlerini ortaya çıkardığı için bu sureye Kâşife Suresi ismi de verilmiştir.
  5. Onların oyunlarını, üsluplarını, araçlarını ve bahanelerini ifşa ettiği için Fâdıha Suresi (ifşa eden, deşifre eden) adı da verilmiştir.
  6. Müşrik, münafık, Yahudi ve Hristiyanlar gibi kâfirlerin çeşitlerini sayıp akidelerini, fikirlerini ve tutumlarını ifşa edip çürütmesi. Allah onları alçalttığı için bu sureye Muhziye (alçaltıcı) suresi adı da verilmiştir.
  7. Aynı zamanda bunlara karşı Müslümanların nasıl bir tutum takınmaları gerektiğinin gösterilmesi.
  8. Haram ayların konusu ve kâfirlerin bu aylarla oynamalarının teşhir edilmesi.
  9. Allah’ın kendi yolunda harcamayı teşvik edip infak edenleri övmesine karşılık, münafıkların infak edenlerle alay etmelerinin teşhir edilip kötülenmesi.
  10. Müminlerin birbirlerini dost edinmeleri, marufu emretmeleri ve münkerden nehyetmeleri.
  11. Bunun tersine, münafıkların birbirlerini dost edinmeleri, münkeri emretmeleri ve marufu nehyetmeleri.
  12. Bedevilerin çeşitleri ve durumları.
  13. Allah’ın Muhacirleri ve Ensarı tezkiye etmesi, onların güvenilirliğini vurgulaması ve pekiştirmesi.

Tevbe 1-6

  • Fetihten sonra yapılan antlaşmaların geleceği
  • Tevbe etmek için dört ay mühlet verilmesi
  • Hacc-ı Ekber’de insanlara duyuru yapılması
  • Aman dileyenlere aman verilmesi
  • Bundan istenilen hedefler
  • Müsaadeli durumlarda Müslümanların disiplinli olması

بَرَآءَةٌ مِّنَ اللّٰهِ وَرَسُوۡلِهٖۤ اِلَى الَّذِيۡنَ عَاهَدتُّمۡ مِّنَ الۡمُشۡرِكِيۡنَ ؕ‏ ﴿۱﴾  فَسِيۡحُوۡا فِى الۡاَرۡضِ اَرۡبَعَةَ اَشۡهُرٍ وَّاعۡلَمُوۡۤا اَنَّكُمۡ غَيۡرُ مُعۡجِزِى اللّٰهِ‌ۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخۡزِى الۡكٰفِرِيۡنَ‏ ﴿۲﴾  وَاَذَانٌ مِّنَ اللّٰهِ وَرَسُوۡلِهٖۤ اِلَى النَّاسِ يَوۡمَ الۡحَجِّ الۡاَكۡبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَرِىۡۤءٌ مِّنَ الۡمُشۡرِكِيۡنَ ۙ وَرَسُوۡلُهٗ‌ ؕ فَاِنۡ تُبۡتُمۡ فَهُوَ خَيۡرٌ لَّـكُمۡ ‌ۚ وَاِنۡ تَوَلَّيۡتُمۡ فَاعۡلَمُوۡۤا اَنَّكُمۡ غَيۡرُ مُعۡجِزِى اللّٰهِ‌ ؕ وَبَشِّرِ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا بِعَذَابٍ اَ لِيۡمٍۙ‏ ﴿۳﴾  اِلَّا الَّذِيۡنَ عَاهَدتُّمۡ مِّنَ الۡمُشۡرِكِيۡنَ ثُمَّ لَمۡ يَنۡقُصُوۡكُمۡ شَيۡـًٔـا وَّلَمۡ يُظَاهِرُوۡا عَلَيۡكُمۡ اَحَدًا فَاَتِمُّوۡۤا اِلَيۡهِمۡ عَهۡدَهُمۡ اِلٰى مُدَّتِهِمۡ‌ؕ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الۡمُتَّقِيۡنَ‏ ﴿٤﴾  فَاِذَا انْسَلَخَ الۡاَشۡهُرُ الۡحُـرُمُ فَاقۡتُلُوا الۡمُشۡرِكِيۡنَ حَيۡثُ وَجَدْتُّمُوۡهُمۡ وَخُذُوۡهُمۡ وَاحۡصُرُوۡهُمۡ وَاقۡعُدُوۡا لَهُمۡ كُلَّ مَرۡصَدٍ‌ ۚ فَاِنۡ تَابُوۡا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَ اٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوۡا سَبِيۡلَهُمۡ‌ ؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُوۡرٌ رَّحِيۡمٌ‏ ﴿۵﴾  وَاِنۡ اَحَدٌ مِّنَ الۡمُشۡرِكِيۡنَ اسۡتَجَارَكَ فَاَجِرۡهُ حَتّٰى يَسۡمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبۡلِغۡهُ مَاۡمَنَهٗ‌ ؕ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمۡ قَوۡمٌ لَّا يَعۡلَمُوۡنَ ﴿٦﴾ 

“Bu, Allah ve Rasulünden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir beraat ilanıdır.” (1)

“Yeryüzünde dört ay serbestçe dolaşın. İyi bilin ki siz Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Şüphesiz Allah, kâfirleri alçaltandır.” (2)

“Hacc-ı Ekber gününde Allah ve Rasulünden insanlara bir ilandır: Artık Allah ve Rasulü müşriklerden beridir. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Kâfirleri elem verici bir azap ile müjdele.” (3)

“Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, size hiçbir eksiklik yapmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar müstesnadır. Bunların ahitlerini süreleri bitinceye kadar tamamlayınız. Şüphesiz Allah, takva sahibi olanları sever.” (4)

“Haram aylar sona erince müşrikleri nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse onları serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (5)

“Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse ona aman ver ki Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilmeyen bir kavimdir.” (6)

  • “Bu, Allah ve Rasulünden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir beraat ilanıdır.” (1)

Beraatin manası; beri olmak, suçsuz olmak, uzak durmak, bir durumdan çıkmak ve itham edilen şeyle bir alakasının bulunmamasıdır.

Ayette Allah ve Rasulü, “kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden” uzak olmuş, onların antlaşmalarından çıkmıştır.

Bu nedenle bu sureye Bere’at ismi verilmiştir.

Müslümanların müşriklerle yaptıkları antlaşmadan Allah ve Rasulü beri olmuştur. Oysa antlaşmayı yapan, İslam Devleti’nin başkanı olan Rasulullah’tır. Ancak o antlaşmayı yaptığında bu, bütün Müslümanları bağlar. Hepsi buna saygı gösterir ve onu bozamaz. Zira devlet başkanı Müslümanları temsil eder.

Antlaşma yapılmadan önce itiraz edebilir ve devlet başkanını muhasebe edebilirler. Ancak antlaşma yapıldıktan sonra artık herkes için bağlayıcı olur.

Mekke’nin fethinden sonra İslam Devleti ile müşriklerin devleti arasında Müslümanların yaptığı antlaşma ilga edilmiş oldu. Çünkü artık ayrı bir siyasi varlık veya devlet olarak kalmadılar. İslam Devleti’nin yönetimi altına girdiler. Bundan sonra onlara farklı hükümler uygulanacaktır.

Allah, beraat işine Rasulünü de ortak etmiştir. Çünkü Rasul, risalet ve peygamberlik sıfatını taşıdığı için tebliğ edicidir. Aynı zamanda devlet başkanı sıfatını taşıdığı için alınan kararları infaz etmekten de sorumludur. Böylece iki mesuliyeti ve iki yetkiyi birlikte üstlenmiştir.

İmandan ve biattan dolayı her Müslüman Rasul’e itaat edecektir. Müşrikler de dâhil olmak üzere, İslam Devleti’nin hükmü altında bulunan herkes ona itaat edecektir.

Böylece Rasulün vefatından sonra gelecek halifeler, devlet başkanı sıfatını taşıyarak Allah’ın Rasulüne vahyettiğini uygulayacaklar ve buna binaen kendilerine itaat edilecektir.

  • “Yeryüzünde dört ay serbestçe dolaşın. İyi bilin ki siz Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Şüphesiz Allah, kâfirleri alçaltacaktır.” (2)

El-Arz kelimesi, elif-lam ile zikredildiği için bilinen yer kastedilmiştir. Bu ise Mekke’dir. Buradaki müşriklerin devletleri yıkıldığı için eski sözleşmeler sona ermiş oldu. İslam Devleti’nin otoritesi altına girdiklerinden dolayı onlarla yeni anlaşmalar yapılacaktır. İşte bu yeni anlaşma gereğince Mekke’de dört ay dolaşabilirler. Başka bir ifadeyle, orada ikamet edebilirler. Çünkü insana bir yerde ikamet hakkı verilince, orada güven içinde dolaşma ve yaşama hakkı da verilmiş olur.

Allah, buna muhalefet etmekten sakındırarak onları tehdit etmektedir. Onları cezalandırmaktan Kendisini aciz bırakacak değillerdir. Bu mühlet zarfında herhangi bir isyan çıkarırlarsa Allah, onlara karşı Müslümanları musallat kılar ve ağır bir ceza indirir.

Bu ayet şuna işaret eder: İslam Devleti, kendi otoritesi altına girenlere eman verir. Ancak bu emanı istismar edip anlaşmayı bozmaya kalkışırlarsa veya ihanet ederlerse onları cezalandırır. Allah bu devlete bu yetkiyi vermiştir. Çünkü onları cezalandırmaktan aciz değildir. Mecazi olarak O’nun elinden kaçamazlar. Göklerde ve yeryüzünde ne varsa O’nun askerleridir. Onları dilediği herhangi bir şeyle cezalandırabilir.

Şüphesiz Allah, kâfirleri alçaltandır. Eğer küfür ve şirkleri üzerinde ısrar ederlerse onları alçaltacak ve rezil edecektir.

Bu nedenle bu sureye Muhziye adı verilmiştir. Kâfirler fetihle mağlup edilip alçaltıldılar ve inanmadıkları İslam hükmüne boyun eğmek zorunda kaldılar. Bu, onlar için bir alçaltılmadır. Oysa İslam, onları karanlıklardan kurtarmak için gelmiştir. İman ederlerse kendileri için bir rahmet olur; dünya ve ahiret azabından kurtulurlar. Ancak onlar, kâfir kaldıkları sürece bunu idrak edemezler. Bulundukları küfür, fısk ve fücur hâlinden memnundurlar. Fakat İslam’a girdiklerinde büyük farkı hisseder, bu alçaltılmışlık durumundan kurtulur ve izzet ile saadetin tadını alırlar.

  • “Hacc-ı Ekber gününde Allah ve Rasulünden insanlara bir ilandır: Artık Allah ve Rasulü müşriklerden beridir. Eğer tevbe ederseniz bu sizin için hayırlıdır. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Kâfirleri elem verici bir azap ile müjdele.” (3)

Bu ilan ve ihtar hac döneminde gelmiştir. Müşriklerden beraat duyurusu ve uyarısı olduğu için bu güne Hacc-ı Ekber denilmiştir. Bu gün, en büyük hac günü olarak kabul edilmiştir. Herhangi bir hac günü gibi değildir.

Rasulullah’ın yaptığı hacca Haccetü’l-Veda (Veda Haccı) adı verilmiştir. Çünkü İslam Devleti’ni kurduktan sonra yaptığı ilk ve son hacdır. Müslümanlara, “Belki gelecek sene sizinle burada buluşamam.” diyerek, gelecek hacdan önce vefat edeceğine işaret etmiş ve kapsamlı, uzun bir hutbe irat etmiştir. Bu hutbeye de Veda Hutbesi adı verilmiştir.

Hilafet Devleti ilan edilip halife hacılara imamlık yapar ve hutbe irat ederse, bu da Hacc-ı Ekber gününe benzer bir hac sayılır. Çünkü çok büyük ve önemli hadiselerin kendilerine has özellikleri bulunur.

Mekke’nin fethinden sonra Hacc-ı Ekber gününde Müslümanlara imamlık ve liderlik etmek üzere Rasulullah, kendi yerine tefviz muavini (yardımcısı) olan Ebu Bekir’i göndermişti.

Tevbe Suresi’nin ilk ayetlerini insanlara bildirmek üzere de tenfiz muavini Ali’yi göndermiştir.

Hacc-ı Ekber gününde Ali, Allah ve Rasulünden gelen beraat ilanını bütün insanlara duyurdu. Müslümanlara ve müşriklere ayetleri ve içeriklerini bildirdi. Bu hükümler her iki tarafı da bağlamaktadır ve buna göre hareket edeceklerdir. Müslümanlar bu süre içerisinde müşriklerin canlarına ve mallarına dokunmayacaktır. Mühlet sona erinceye kadar müşrikler güven içinde yaşayacaklardır. Ancak gelecek hacdan itibaren hiçbir müşrik hacca gelmeyecek ve bundan sonra hiçbir müşrik Kâbe’nin etrafını çıplak olarak tavaf etmeyecektir.

Eğer müşrikler küfür ve şirklerinden tevbe edip İslam’a girerlerse, bu kendileri için dünya ve ahirette hayırlıdır. Ölüm cezasından veya Mekke’den çıkarılma cezasından kurtulurlar. Ahirette ise cennet ehlinden olurlar.

Eğer İslam’dan yüz çevirirlerse Allah’ı aciz bırakacak değillerdir. İslam Devleti ve Müslümanların eliyle ölüm cezasına çarptırılacak veya yurtlarından çıkarılacaklardır. Dünyadaki cezaları budur.

Ama ahirette onlar için pek acı bir azap hazırlanmıştır. Bununla birlikte ayette “müjdele” kelimesi kullanılmıştır. Peki, elem verici azapla nasıl müjdelenirler? Oysa müjde, güzel ve hayırlı şeyler için verilir. Burada ise onlarla alay edilmiştir. Yani kendilerine verilen müjde, güzel bir ödül değil; kötü bir cezadır.

  • “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, size hiçbir eksiklik yapmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar müstesnadır. Bunların ahitlerini süreleri bitinceye kadar tamamlayınız. Şüphesiz Allah, takva sahibi olanları sever.” (4)

İşaret delaletinden, antlaşmanın süresiz olamayacağı anlaşılmaktadır. Çünkü Allah, “Bunların ahitlerini süreleri bitinceye kadar tamamlayınız.” buyurmuştur. Zira kâfirler, küfür ve şirkleri üzerinde sürekli bırakılamazlar. Onlara davet ulaştırılır ve ileride İslam’ı pratik olarak göstermek için İslam hükümleri üzerlerinde uygulanır. Ancak diyarları fethedilip üzerlerinde İslam uygulanınca gerçeği öğrenir, İslam’ın doğruluğunu ve adaletini görürler.

Rasulullah, Kureyş ile en fazla on yıllık bir ateşkes antlaşması yapmıştır. Buna göre en fazla on yıllık bir antlaşma yapılabilir. Buna rağmen Kureyş, iki yıl sonra İslam Devleti’nin himayesi altına giren Huzaa Kabilesi’ne saldıran Huzeyl Kabilesi’ne destek verince antlaşmayı bozmuş oldu. Bunun üzerine Rasulullah, Mekke ile savaşmak üzere hazırlıklara başladı ve orayı fethetti.

İşte kendileriyle antlaşma yapılan kavimler, antlaşmanın şartlarından herhangi birini ihlal ederlerse veya Müslümanlar aleyhine başkalarına herhangi bir şekilde yardım ederlerse antlaşmayı bozmuş olurlar. Bunun akabinde de onlarla savaşılır.

Buradan şu husus da anlaşılmaktadır: Kâfirler her an antlaşmayı bozabilirler. Onlara gereğinden fazla güvenilemez. Müminler onlara karşı daima uyanık olmalıdır. İlerideki ayetler bunu açıkça göstermektedir. Çünkü onlar Allah’tan korkmazlar. Allah ise bu ayette müminlere hitap etmektedir.

Oysa Allah, kendisinden korkan kimseleri sever. Takva sahibi olan kişi, Allah’tan korkar ve O’nun hiçbir emrine muhalefet etmemeye çalışır. Ahitlere vefa gösterir. Çünkü bu, Allah’ın bir emridir. Buna uymayanlar ise elbette Allah’tan korkmazlar.

Böylece ahitlere vefa göstermek farz kılınmıştır. Çünkü “Allah takva sahiplerini sever.” ifadesi buna bir karine sayılır. Ayrıca ileride gelen ayetlerde bu mesele açıkça talep edilmektedir.

Ayet, Müslümanların kendileriyle antlaşma yaptıkları kavimlere karşı daima uyanık kalmaları gerektiğini de göstermektedir. “Onlarla antlaşma yaptık, artık tamamen eminiz.” diyemezler. Düşman kavimlerin bunlarla görüşmeleri ve temasları takip edilmelidir. Böylece bütün kavimler, milletler ve devletlerle ilgili siyasi gelişmeler izlenmelidir.

  • “Haram aylar sona erince müşrikleri nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse onları serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (5)

Buradaki haram aylardan maksat, dört aylık mühlet midir; yoksa Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep olan haram aylar mıdır?

Nitekim en büyük hac günü olan 10 Zilhicce’de müşriklere duyuru ve uyarı yapılmıştır. Zilhicce’den sonra Muharrem gelir. Ardından Safer, Rebîülevvel, Rebîülâhir, Cemâziyelevvel ve Cemâziyelâhir gibi şeriatça haram olmayan aylar gelir. Daha sonra ise tek başına haram ay olan Recep gelir.

Buna göre tercih edilen görüşe göre burada kastedilen haram aylar, 10 Zilhicce’den itibaren verilen dört aylık mühlettir. Bu mühlet 10 Rebîülâhir’e kadar devam eder. Bu süre içerisinde müşriklere dokunmak haramdır. Kendilerine güvence verilir; düşünmeleri ve karar vermeleri için mühlet tanınır. Bu süre içinde ya İslam’ı araştırıp kabul etsinler ya da diyarlarını terk ederek Mekke’den göç etsinler.

Bu dört aylık mühlet sona erince öldürülürler. Ancak önce sorgulanmak üzere yakalanıp hapsedilirler. Aynı zamanda nereye gittikleri de gözetlenir. Mekke’den çıkmışlarsa kendilerinden kurtulunmuş olur. Çıkmamışlarsa bulundukları yerde durdurulup sorgulanırlar: “Ne karar aldınız?”

Yine işaret delaletiyle şu da anlaşılabilir: Hilafet Devleti’nde suçlular, kendilerine mühlet verilenler veya dış devletlerle temas kuranlar takip edilip sorgulanabilir ve deliller ortaya konuluncaya kadar hapsedilebilirler.

Eğer kendilerine mühlet verilen kimseler tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse serbest bırakılırlar. Bunun manası, küfürden tevbe edip İslam’a girmeyi ve ona uymayı kabul etmiş olmalarıdır. Çünkü İslam’a girmek; namaz kılmayı ve zekât vermeyi gerektirir. Zira İslam’da en belirgin iki ibadet bunlardır.

Buna karşılık, “Diğer hükümlere uymazlarsa önemli değildir.” demek yanlıştır. Namaz bedenî bir ibadet, zekât ise malî bir ibadettir. İnsan devamlı namaz kılar ve malından infakta bulunursa bu, imanın varlığına bir delildir. Çünkü bu ibadetler açıkça görülmektedir. Bu nedenle Kur’an ve hadislerde bu iki ibadet çoğu zaman birlikte zikredilmiştir.

Oruç ise kişinin tutup tutmadığı dışarıdan belli olmaz. Hac konusunda kişi, “Gücüm yok.” veya “Daha sonra hacca gideceğim.” diyebilir. Cihad ise farz-ı kifayedir. “Benden daha güçlü ve durumu müsait olanlar gider.” denilebilir. Fakat namaz ve zekât farz-ı ayındır ve açıkça görülen ibadetlerdir. Kişi bunlardan kaçamaz.

İnsanın zenginliği, malı, mülkü ve ticareti görülebilir. Hilafet Devleti’nde zekât memurları kapısına gelerek Allah’ın hakkını tahsil ederler.

İşte bu durumda olurlarsa Allah onları bağışlar ve onlara merhamet eder. Daha önce işledikleri her türlü günahı siler ve rahmetiyle onları azaptan kurtarır. Böylece dünya ve ahirette huzur ve mutluluk içinde olurlar.

Şeriatça belirlenen dört haram ayda savaşmak haramdır. Ancak Kur’an-ı Kerim’de geçtiği gibi, kâfirler küfürlerinde ısrar eder, insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışır, Müslümanları yurtlarından çıkarır, onları Mescid-i Haram’ı ziyaret etmekten, hac ve umre gibi ibadetleri yerine getirmekten engeller veya buna benzer şekilde Müslümanların mescitlerinde ibadet etmelerine engel olurlarsa, onlarla savaşılır. Bu suçlardan herhangi birini işlerler veya Müslümanlara saldırırlarsa, onlarla savaşmak haktır ve şer’î bir farzdır.

Daha önce tefsir ettiğimiz Bakara 193. ve Enfal 39. ayetlerde, Allah’ın “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar savaşın.” emri gelmiştir. Buradaki fitnenin manası, küfür hâkimiyetidir. İnsanlar ya İslam’a girer ya da İslam hükmü altına girerler.

  • “Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, ona aman ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilmeyen bir kavimdir.” (6)

Bu mühlet zarfında bir müşrik aman dilerse ona aman verilir. Bu, yalnız Rasulullah’tan doğrudan aman dilemesiyle sınırlı değildir. Bir müşrik herhangi bir Müslümandan aman dilerse de Rasulullah ona aman verir. Bunun manası şudur: Bir müşrik bir Müslümandan aman dilerse, o Müslüman Rasulullah’a gidip durumu haber verecek ve izin isteyecektir. Çünkü ayette “Senden aman dilerse” ifadesi geçmektedir. Rasulullah, devlet başkanı sıfatıyla bu durumdan haberdar edilecek ve kendisinden izin istenecektir.

Burada Müslümanlar, devletin işleyişinde düzenli ve disiplinli hareket edeceklerdir. Devletin kararlarına uyacak ve onun izniyle hareket edeceklerdir. Yahut herhangi bir konuda önceden verilmiş bir müsaade bulunsa bile, mesele toplumla, devletle veya dış devletlerle ilgiliyse devleti haberdar edeceklerdir. Devlet de bu durumu değerlendirip karar alacak ve Müslümanlara bildirecektir.

Allah’ın emrine binaen İslam Devleti müşriklere dört ay mühlet vermiştir. Bu mühlet sona erdikten sonra onlardan biri bir Müslümanın yanına gelip aman dilerse, o Müslüman derhâl devlete haber verecektir. Aynı zamanda onlara aman verilmesinin amacı, Allah’ın kelamını dinlemeleridir; yani İslam’ı öğrenmeleridir. Kur’an’ı dinleyip İslam’ın ne olduğunu öğrendikten sonra Müslüman olmak istemezse, Mekke’den çıkması için kendisine aman verilir. Gideceği yere güven içinde ulaşması sağlanır ve kendisine hiçbir şekilde gaddarlık yapılmaz. Bununla birlikte yine devlete haber verilir ve devlet onun güvenli bir şekilde gideceği yere ulaşmasını sağlar.

Bunun dışında da, dışarıdan bir kâfir gelip bir Müslümandan aman dilerse durum devlete bildirilir. Ona İslam anlatılır. Müslüman olursa İslam Devleti’nin topraklarında ikamet edebilir. Çünkü ayet genel bir ifade ile gelmiştir. Her ne kadar nüzul sebebi, Mekke’nin fethinden sonra orada ikamet eden müşriklerle ilgili olsa da lafız umumidir. Bu sebeple “İtibar edilen, sebebin hususiliği değil; lafzın umumiliğidir.” şeklindeki şer’î kaide uygulanır.

Zira müşrikler veya diğer kâfirler İslam’ın hakikatini tam olarak bilmezler.

Aman diledikleri zaman bu, onlara İslam’ı anlatmak için bir fırsat olur. Çünkü maksat insanları öldürmek değil; onları imana davet etmek ve hidayete ulaştırmaktır.

Mekke’nin fethi sırasında müşriklerden intikam alınmamıştır. Ancak kendilerine bu mühlet verilmiş ve aman dileme hakkı da tanınmıştır.

Sadece İslam’a ve Müslümanlara karşı çok ağır suçlar işleyenler cezalandırılıp öldürülmüştür. Çünkü Rasulullah onların kanlarını heder etmiştir.

Bu asırda İslam Hilafet Devleti kurulursa, daha önce İslam’a ve Müslümanlara karşı ağır suçlar işleyenler ve ihanet edenler affedilmez; cezalandırılır. Diğer insanlar ise serbest bırakılır.

“Ya İslam, ya yurdu terk etmek ya da ölüm” hükmü yalnız Mekke müşriklerine mahsus bir hükümdür. Çünkü Allah onlar hakkında şu hükmü indirmiştir:

“Yakında çok güçlü bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşacaksınız; sonunda ya onlar İslam’a gireceklerdir…” (Fetih 16)

Bu ayet Kureyş’i kastetmektedir. Zira Kureyş ile Hudeybiye Antlaşması yapıldıktan sonra nazil olmuştur.

Diğer kavimler ise ya Müslüman olurlar, ya İslam otoritesi altına girerek cizye verirler ya da kendileriyle savaşılır. Ancak onlarla sulh yapılır veya İslam otoritesi altına girdikten sonra ihanet ederlerse, suçlarının durumuna göre öldürülebilir veya yurtlarından çıkarılabilirler.

İslam Devleti’ne ahit veren Yahudi kabilesi Benî Kurayza, savaş esnasında düşmanlarla iş birliği yaparak ahdi bozunca ve antlaşmaya ihanet edince, savaşçıları öldürüldü; kadınları, çocukları ve malları ganimet olarak alındı.

Ahitli Yahudi kabilesi Benî Kaynukā, bir Müslüman kadının avretini açınca Rasulullah onların tamamını yurtlarından çıkardı ve mallarına el koydu.

Yine ahitli Yahudi kabilesi Benî Nadîr, Rasulullah’ı öldürmek amacıyla bir pusu kurunca Rasulullah onları yurtlarından çıkardı ve mallarına el koydu.

Hayber Yahudilerinin gizlice Kureyş ile temas kurarak İslam Devleti’ne karşı bir ittifak oluşturmaya çalıştıkları öğrenilince, Rasulullah önce Mekke ile ateşkes antlaşmasını yaptı; ardından Hayber’e yürüyerek Hayber’i fethetti ve mallarının yarısını aldı.

İşte İslam Hilafet Devleti, diğer kavimlere ve devletlere karşı bu şekilde uygulamalarda bulunur.