– 3 –
- Savaşı başlatmadan önce yapılacak en önemli şeyler
- Savaşın gerekçelerini vurgulamak
- İmanı pekiştirmek
- Savaşın hedeflerini açıklamak
- Kâfirlerin müminlerin elleriyle cezalandırılması
- Tevbe etmelerine vesile olunması
- İnsanlardan korkunun tedavi edilmesi
- Müminlerin imtihan edilmesi
- Kâfirleri dost ve sırdaş edinmenin tehlikesi
اَلَا تُقَاتِلُوۡنَ قَوۡمًا نَّكَثُوۡۤا اَيۡمَانَهُمۡ وَهَمُّوۡا بِاِخۡرَاجِ الرَّسُوۡلِ وَهُمۡ بَدَءُوۡكُمۡ اَوَّلَ مَرَّةٍ ؕ اَتَخۡشَوۡنَهُمۡ ۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنۡ تَخۡشَوۡهُ اِنۡ كُنۡتُمۡ مُّؤۡمِنِيۡنَ ﴿۱۳﴾ قَاتِلُوۡهُمۡ يُعَذِّبۡهُمُ اللّٰهُ بِاَيۡدِيۡكُمۡ وَيُخۡزِهِمۡ وَيَنۡصُرۡكُمۡ عَلَيۡهِمۡ وَيَشۡفِ صُدُوۡرَ قَوۡمٍ مُّؤۡمِنِيۡنَۙ ﴿۱٤﴾ وَيُذۡهِبۡ غَيۡظَ قُلُوۡبِهِمۡ ؕ وَيَتُوۡبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنۡ يَّشَآءُ ؕ وَاللّٰهُ عَلِيۡمٌ حَكِيۡمٌ ﴿۱۵﴾ اَمۡ حَسِبۡتُمۡ اَنۡ تُتۡرَكُوۡا وَلَـمَّا يَعۡلَمِ اللّٰهُ الَّذِيۡنَ جَاهَدُوۡا مِنۡكُمۡ وَلَمۡ يَتَّخِذُوۡا مِنۡ دُوۡنِ اللّٰهِ وَلَا رَسُوۡلِهٖ وَلَا الۡمُؤۡمِنِيۡنَ وَلِيۡجَةً ؕ وَاللّٰهُ خَبِيۡرٌۢ بِمَا تَعۡمَلُوۡنَ ﴿۱٦﴾
“Yeminlerini bozan, Resûl’ü yurdundan çıkarmaya kalkışan ve size ilk önce savaşı başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz, Allah’tan korkmalısınız.” (13)
“Onlarla savaşın ki Allah onları sizin ellerinizle cezalandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara karşı muzaffer kılsın ve müminlerin gönüllerini ferahlatsın.” (14)
“(Müminlere karşı) kalplerindeki kin ve öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.” (15)
“Yoksa hâlinize bırakılacağınızı mı zannettiniz?! Allah, sizden cihad edenleri; Allah, Resûlü ve müminler dışında dost ve sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarıncaya kadar (sizi hâlinize bırakmayacaktır). Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (16)
Kureyş’in müttefiki olan Bekir Kabilesi, İslam Devleti’nin himayesi altına giren Huzaa Kabilesi’ne saldırınca ve bu saldırıya yardım edince, “yeminlerini bozan” kimseler oldular. Böylece İslam Devleti ile imzaladıkları Hudeybiye Antlaşması’nı bozmuş oldular. Bu durumda onlarla savaşmak hak olmuştur.
Allah, müminlere savaşmaları için Kureyş’in “Resûl’ü yurdundan çıkarmaya kalkışan” kimseler olduğunu hatırlatmaktadır. Resûlullah ﷺ Mekke’de daveti taşırken onu oradan çıkarmak için aralarında istişare ettiler. Enfâl Suresi’nin 30. ayetinde onların planları ifşa edilmiştir. Tartışmalarında üç seçenek gündemdeydi: “Tutuklayıp hapse atmak, öldürmek veya yurdundan çıkarmak.”
Onların meclisi olan Dârünnedve’de Kureyş’in önderleri bu planları tartışıyorlardı. Aşiret mensupları da onlara tabi oldukları için aynı hükme tabi tutulurlar; yani onlarla savaşılır.
Hem de “Size, ey Müslümanlar! İlk önce savaşı başlatan kavim Kureyş idi.” İlk savaş olan Bedir Savaşı’nı Kureyş başlattı. Yaklaşık bin asker donatarak Müslümanların üzerine yürüyüp saldırdılar. İlk önce onlar sizinle savaşmaya karar aldılar ve fiilen saldırdılar. Ardından Bedir’deki yenilgilerini telafi etmek için Medine’ye doğru yürüyerek Uhud Savaşı’nı da başlattılar. Daha sonra Yahudilerle iş birliği yapıp Medine’ye yürüdüler. Böylece Hendek Savaşı’nı da başlatan yine onlardı.
İşte Kureyşliler bu suçları işleyince Allah, “Onlarla savaşmaz mısınız?!” diyerek Müslümanlara hitap etmektedir.
Ardından “Onlardan korkuyor musunuz?” ayetiyle Allah, müminleri savaşa teşvik etmekte ve onları ayıplamaktadır. Çünkü Enfâl Suresi’nin 5-8. ayetlerinde görüldüğü gibi, müminlerin bir kısmı, “Biz savaş için değil, kervan için geldik. Üstelik savaşacak yeterli silahımız da yok. Nasıl savaşacağız?” diyerek savaşmak istemediklerini gösteren bir tutum sergilemişlerdi. Sanki savaştan ve düşmanlardan korkuyorlardı. Bunun üzerine Allah, “Eğer mümin iseniz Allah’tan korkmalısınız.” buyurarak imanlarını harekete geçirmektedir.
Kâfirlerden ve diğer insanlardan korkmak imanla çelişir. İnsan, ecelinin Allah’ın elinde olduğuna inanıyorsa ölümden nasıl korkabilir? Bu konuyla ilgili Kur’an’da birçok ayet geçmektedir.
Eğer kâfirlerden korkuyorlarsa, Allah’a olan imanları nerede kalmıştır? O zaman iman ne anlam ifade eder? İman sadece sözden mi ibarettir? Bir olay, bir sıkıntı veya bir problem ortaya çıktığında mümin hemen geri mi çekilir? Zalimlerden ve kâfirlerden korkup geri adım mı atar? Yahut onlara taviz mi verir? Elbette böyle bir tavır mümine yakışmaz ve imanla bağdaşmaz.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيۡطٰنُ يُخَوِّفُ اَوۡلِيَآءَهٗ فَلَا تَخَافُوۡهُمۡ وَخَافُوۡنِ اِنۡ كُنۡتُمۡ مُّؤۡمِنِيۡنَ ﴿۱۷۵﴾
“İşte şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Eğer mümin iseniz onlardan korkmayın; yalnız benden korkun.” (Âl-i İmrân 175)
Sadece Allah’tan korkulmalıdır. Allah korkusunu kalplere yerleştirmek ve insanlardan korkuyu kalplerden söküp atmak elzemdir.
Allah’ın bizi gördüğü, işittiği, hesaba çekeceği ve cezalandıracağı; yaratanın ve öldürenin, faydayı veren ve engelleyenin, zararı veren ve giderenin yalnızca O olduğu insanlara telkin edilmelidir. Kaza ve kader konusunu iyice açıklığa kavuşturmak, Kur’an’ı anlayarak okumak ve üzerinde düşünmek, sahabenin ve tarih boyunca yaşamış kahraman Müslümanların cesaret ve fedakârlıklarını hatırlatmak, günümüzdeki cesur ve fedakâr Müslümanları örnek göstermek, onlarla birlikte olmak ve onların çevresinde bulunmak gibi hususlar son derece önemlidir. Bunlar imanı güçlendirir ve insanlardan korkuyu ortadan kaldırır.
İşte davada sebat göstermenin, zalim rejimlerden, insanlardan, zarar ve eziyetten korkmanın yegâne tedavisi imanı güçlendirmektir.
İşaret delaletiyle bu ayetlerden anlaşılan husus şudur: Bir kavimle savaş başlatılmadan önce savaşın gerekçeleri ortaya konulmalı ve bunlarla kamuoyu oluşturulmalıdır. Aynı zamanda müminlerin imanları da harekete geçirilmelidir. Böylece insanlar savaşa ve fedakârlık göstermeye hazır hâle gelirler.
Bugün Müslümanlara, kâfirlerin her taraftan gerçekleştirdiği saldırılar, işgaller, vahşetler, işkenceler, katliamlar, sürgünler ve soykırımlar gündeme getirilmelidir. Böylece diğer Müslümanlar cihada teşvik edilir ve orduları harekete geçirmek üzere yöneticilerine baskı yapılır.
Hilafet Devleti bir kavimle savaşmak istediğinde, o kavmin işlediği vahşeti, kötülüğü ve hainliği açığa çıkarır, kamuoyu oluşturur ve Müslümanlar nezdinde iman atmosferini meydana getirir. Çünkü insanları savaşa sevk eden iki temel unsur vardır: Savaşmayı gerektiren haklı sebeplerin bulunması ve imanın harekete geçirilmesi.
Allah, müminleri savaşa teşvik ederek şöyle buyurur:
“Onlarla savaşın ki Allah onları sizin ellerinizle cezalandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara karşı muzaffer kılsın ve müminlerin gönüllerini ferahlatsın.”
Zaten Allah, onların kâfir olmaları ve insanları Allah’ın yolundan çevirmeleri sebebiyle kendilerini cezalandıracaktır. Geçen ayette zikredilen gerekçelerden dolayı onları cezalandıracaktır. Bunu da müminlerin elleriyle gerçekleştirecektir. Bu sebeple müminler kâfirlerle savaşmalıdır.
Bu ayet, müminlerin kâfirlerle savaştıklarında Allah’ın yardımına mazhar olacaklarını ve zafere ulaşacaklarını göstermektedir. Çünkü Allah’ın, onları müminlerin elleriyle cezalandıracağını bildirmesi, müminlerin savaşı kazanacaklarına delalet eder. Ayrıca “Onları rezil etsin, sizi onlara karşı muzaffer kılsın ve müminlerin gönüllerini ferahlatsın.” buyurması da müminlerin kesin olarak Allah’ın yardımına nail olacaklarını göstermektedir.
Buna göre müminler Allah yolunda ihlasla savaşırlarsa muhakkak muzaffer olacaklardır. Tarih ve vakıa buna şahittir. İslam tarihi boyunca Müslümanlar genel olarak daima galip gelmişlerdir. Bazı muharebeleri kaybetmiş olsalar da, genel anlamda muzaffer olmuşlardır. Bunun en açık göstergesi fethedilen beldeler ve İslam’ın yayılışıdır.
Müminler onlarla savaştığında, kâfirlerin müminlere karşı kalplerindeki kin ve öfke yok olur. Çünkü kâfirler mağlup olunca seslerini çıkaramaz, Müslümanlara karşı kin ve öfkelerini gösteremezler. İslam hâkimiyetine boyun eğer ve Müslümanların idaresi altına girerler.
İleride tefsir edeceğimiz Tevbe Suresi’nin 29. ayetinde de, kâfirler boyun eğerek cizye verinceye kadar Müslümanların onlarla savaşması emredilmiştir.
“Allah dilediğini tevbe etmeye muvaffak kılsın.” ayetinin manası şudur: Kâfirler İslam hâkimiyeti altına girince, İslam’ın nurunu, adaletini ve hakikatini görerek İslam’a girmeye başlarlar. Böylece fetih ve zafer, onların Müslüman olmalarına vesile olur. Küfür hâkimiyeti altında yaşarken, küfür rejimlerinin İslam aleyhine yürüttüğü menfi propagandaların ve gerçek dışı iddiaların etkisi altında kaldıkları için Müslüman olmaya yanaşmazlar. Fakat savaşla bu rejimler yıkılınca insanlar onların baskısından kurtulur ve İslam hakkında uydurdukları yalanlar ortaya çıkar. Böylece birçok kimse tevbe edip İslam’a girer. İşte cihadın asıl hedefi budur: İnsanların İslam’ın nurunu görmesini engelleyen maddi güçleri ve küfür rejimlerini ortadan kaldırmaktır.
Nasr Suresi’nde Allah Teâlâ, fetih ve zafer gerçekleştiğinde insanların bölük bölük İslam’a girdiklerini bildirmiştir.
“Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde, insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini görürsün.”
Resûlullah ﷺ Mekke’de on üç yıl daveti taşıdı. Bu süre içinde İslam’a girenlerin sayısı çok azdı. Fakat Mekke fethedildikten sonra bu beldenin halkının tamamına yakını birkaç ay içinde İslam’a girdi.
Keza İran, Irak, Şam diyarı, Mısır, Kuzey Afrika ve diğer beldeler fethedilince, halklarının büyük çoğunluğu kısa zamanda İslam’a girdi. Komşu memleketlerin halkları da bunlardan etkilenerek savaşmaksızın İslam’a girdiler. Ayrıca İslam Devleti’nin başarısını ve adaletini duyduklarında, bu devletten gelen Müslüman tüccarların güzel muamelelerini gördüklerinde de İslam’a girdiler. Zira âlim olsun, tüccar olsun veya yolcu olsun, hepsi daveti taşıyordu.
İşte “Allah hakkıyla bilendir ve hikmet sahibidir.” Cihadı niçin farz kıldığını da bilir, bunun neticelerini de bilir. O hikmet sahibidir; bu farzın maksatlarını ve sonuçlarını tayin eder. Biz ise Allah’ın hikmetini sonradan fark ederiz. Neticelerini görünce Allah’ın ne kadar Hakîm ve Alîm olduğunu idrak ederiz.
Bu nedenle Allah’ın hükümlerine tam teslim olmak gerekir. Onları akla, çıkarlara veya şartlara göre tevil etmek son derece tehlikelidir. Böyle yapan kimseler sanki Allah bilmiyormuş da kendileri Allah’tan daha iyi biliyormuş gibi davranırlar. Sonra Allah’ın hükümlerine muhalefet ederek kanunlar çıkarır veya hükümler koyarlar. Demokrasiyle övünmeye başlarlar. Çünkü kendilerini yaratan ve her şeyi en ince ayrıntısıyla düzenleyen Allah’a, doğrudan veya dolaylı olarak, “Sen bizim şartlarımızı ve çıkarlarımızı bilmiyorsun; biz senden daha iyi biliriz.” demiş olurlar. Böyleleri cahiliye hükümlerini tercih ederler. Oysa yakîn sahibi kimseler için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır? Bunun için Maide Suresi’nin 50. ayetine bakınız.
Allah Teâlâ, “Yoksa hâlinize bırakılacağınızı mı zannettiniz?!” buyurarak müminleri uyarmaktadır. Müminler, iman ettikleri zaman hiç imtihan edilmeyeceklerini, eziyet ve sıkıntı çekmeyeceklerini zannetmesinler. Muhakkak Allah onları imtihan edecektir.
Nitekim Bakara Suresi’nin 214, Âl-i İmrân Suresi’nin 142 ve 179, Ankebût Suresi’nin 1-3 ve Muhammed Suresi’nin 31. ayetlerinde de geçtiği gibi Allah, müminleri deneyecek; cihad eden, sabreden, sadık ve temiz olan müminleri, sadece “Ben müminim.” iddiasında bulunan kimselerden ayırıncaya kadar onları hâllerine bırakmayacağını bildirmiştir. Müminler buna hazır olmalı, bunu görünce şaşırmamalı ve sabretmelidir.
İşte Allah, “Sizden cihad edenlerin” kim olduklarını ortaya çıkaracaktır. Elbette Allah bunları yaratmadan önce de, ezelden beri bilmektedir. Ancak Allah, bildiğine göre insanları yargılamaz ve cezalandırmaz. Onların samimi niyetle cihad ettikleri fiilen ortaya çıkacaktır. Böylece Allah’ın ezelî ilmi vakıada tecelli edecektir.
Misal olarak, İslam’da bir hâkim veya yargıç, suçlunun suçu işlediğini bizzat görmüş olsa bile mahkeme oturumunda buna dayanarak hüküm veremez ve suçluyu mahkûm edemez. Ancak beyyinelere dayanır: Ya suçlu ikrar eder ya da güvenilir şahitler veya belgelerle suçu ispat edilir.
Yine de “Allah, Resûlü ve müminler dışında dost ve sırdaş edinmediğinizi ortaya çıkaracaktır.” ayeti ve buna benzer birçok ayette Allah, müminleri kâfirleri dost ve sırdaş edinmekten nehyetmiştir. Maide Suresi’nin 51. ayetinde Yahudileri ve Hristiyanları dost edinenlerin onlardan sayıldıkları, Allah’ın zalim toplumu hidayete erdirmeyeceği bildirilmiştir. Kâfirleri dost edinen kimse, onları aynı zamanda sırdaş edinmiş olur. Ayrıca Âl-i İmrân Suresi’nin 118. ayetinde de müminlerin kendilerinden olmayanları, yani kâfirleri sırdaş edinmeleri açıkça yasaklanmıştır.
İşte kâfirleri dost edinen kimse, “Müslümanım.” diye iddia etse bile helak olanlardan ve hüsrana uğrayanlardan olur.
Kâfirleri dost edinenlerin Allah’a olan imanları ve güvenleri ya hiç yoktur ya da çok zayıftır. Genellikle onları dost edinenler münafıklardır.
Allah’a tam iman eden ve O’na güvenen kimse, asla Allah’ın, Resûlü’nün ve müminlerin düşmanları olan kâfirlerle iş birliği yapmaz. Nisa Suresi’nin 101. ayetinde Allah, müminlere kâfirlerin kendileri için düşman olduklarını bildirmiştir. Bunun manası, onlara güvenip dost edinmemeleridir. Buna karşılık Enfâl Suresi’nin 60. ayetinde ise, onları korkutmak ve onlarla savaşmaya hazır olmak için elde bulunan bütün güç ve imkânların hazırlanması emredilmiştir.
Bu asırda Müslümanların yöneticilerinin kâfirleri dost edindiklerini görüyoruz. Onlarla yakın dost oldular, Haçlı NATO Paktı’na katıldılar, hatta kâfirlere karşı cihadı yasakladılar. Zaten Allah’ın indirdikleriyle hükmetmez, kâfirlerden ithal ettikleri anayasa ve kanunları uygularlar. Bunlara razı olup tabi olan kimseler, onlarla birlikte haşrolunup aynı azabı göreceklerinden sakınsınlar. Yahut hemen tevbe edip bunları ortadan kaldırmak için çalışsınlar.
İşte Allah, “Ben müminim, Müslümanım.” diyen kimseleri çeşitli sıkıntılarla imtihan edecek ve herkesin gerçek yüzünü ortaya çıkaracaktır.
Müminlerin aksi yönde hareket etmemeleri için Allah Teâlâ, “Allah yaptıklarınızı bilendir.” buyurmaktadır. Hiç kimse gerçek yüzünü gizleyemez. Allah onu bilir ve er geç çeşitli imtihanlarla onu ortaya çıkaracaktır.