– 4 –
Kâfirlerin Mescitleri İmar Etmelerinin Yasaklanması
En Üstün ve Öncelikli Ameller
Değerlerin Derecelerini Tespit Etmek
Ölüm Kalım Meselelerine Önem Vermek
مَا كَانَ لِلۡمُشۡرِكِيۡنَ اَنۡ يَّعۡمُرُوۡا مَسٰجِدَ اللّٰهِ شٰهِدِيۡنَ عَلٰٓى اَنۡفُسِهِمۡ بِالـكُفۡرِؕ اُولٰۤٮِٕكَ حَبِطَتۡ اَعۡمَالُهُمۡ ۚ وَ فِى النَّارِ هُمۡ خٰلِدُوۡنَ ﴿۱۷﴾ اِنَّمَا يَعۡمُرُ مَسٰجِدَ اللّٰهِ مَنۡ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالۡيَوۡمِ الۡاٰخِرِ وَاَ قَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمۡ يَخۡشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُولٰۤٮِٕكَ اَنۡ يَّكُوۡنُوۡا مِنَ الۡمُهۡتَدِيۡنَ ﴿۱۸﴾ اَجَعَلۡتُمۡ سِقَايَةَ الۡحَـآجِّ وَعِمَارَةَ الۡمَسۡجِدِ الۡحَـرَامِ كَمَنۡ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالۡيَوۡمِ الۡاٰخِرِ وَجَاهَدَ فِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ ؕ لَا يَسۡتَوٗنَ عِنۡدَ اللّٰهِ ؕ وَ اللّٰهُ لَا يَهۡدِى الۡقَوۡمَ الظّٰلِمِيۡنَۘ ﴿۱۹﴾ اَلَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا وَ هَاجَرُوۡا وَجَاهَدُوۡا فِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ بِاَمۡوَالِهِمۡ وَاَنۡفُسِهِمۡۙ اَعۡظَمُ دَرَجَةً عِنۡدَ اللّٰهِؕ وَاُولٰٓٮِٕكَ هُمُ الۡفَآٮِٕزُوۡنَ ﴿۲۰﴾ يُبَشِّرُهُمۡ رَبُّهُمۡ بِرَحۡمَةٍ مِّنۡهُ وَرِضۡوَانٍ وَّجَنّٰتٍ لَّهُمۡ فِيۡهَا نَعِيۡمٌ مُّقِيۡمٌ ۙ ﴿۲۱﴾ خٰلِدِيۡنَ فِيۡهَاۤ اَبَدًا ؕ اِنَّ اللّٰهَ عِنۡدَهٗۤ اَجۡرٌ عَظِيۡمٌ ﴿۲۲﴾
“Müşriklerin, kendi kendilerine kâfir olduklarına şahitlik ederlerken Allah’ın mescitlerini imar etmeleri kabul edilmez. Onların amelleri boşa gitmiştir. Cehennemde ebediyen kalacaklardır.” (17)
“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allah’tan korkanlar imar ederler. Umulur ki bunlar hidayete eren kimselerden olurlar.” (18)
“Yoksa siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı imar etmeyi, Allah’a ve ahiret gününe iman etmek ve Allah yolunda cihat etmek gibi mi tutuyorsunuz? Allah katında bunlar asla eşit olmazlar. Allah zalim kavmi hidayete erdirmez.” (19)
“İman edenler, hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihat edenler, Allah katında en büyük derecelere sahiptirler. İşte kazananlar bunlardır.” (20)
“Rableri onları, katından bir rahmet, bir rıza ve kendileri için içinde sürekli nimetler bulunan cennetlerle müjdeler.” (21)
“Orada ebedî olarak kalacaklardır. Şüphesiz Allah katında büyük bir ecir ve mükâfat vardır.” (22)
Allah ve Rasulü müşriklerden beri olunca, onlarla her türlü alakayı kestiler. Onlar kâfir oldukları hâlde Mekke’de ikamet edemezler. Kendilerine dört ay mühlet verildi. Ya Müslüman olurlar ya da oradan çıkarlar; aksi takdirde öldürülürler.
Aynı zamanda bunlar Mescid-i Haram’ı ve ona bağlı yerleri; Safa, Merve, Mina, Müzdelife ve Arafat Dağı’nı ziyaret edemezler. Buralarda eskisi gibi kendi ibadetlerini yapamazlar. Aynı şekilde buraların imarı ve onarımıyla da ilgilenemezler. Hacılara su ve diğer yardımları sunamazlar.
Çünkü “müşrikler kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ederler.” Biz Müslüman değiliz, diye açıkça söylerler. Bunun manası, kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik etmiş olmalarıdır. Zira İslam’a inanmayan kimselere kâfir denilir. İslam dışında her din, fikir ve ideoloji küfür sayılır. İslam akidesine inanmazlar; başka batıl akideleri vardır.
Allah’a inansalar da O’na ortak koşarlar. Muhammed (sallallahu Aleyhi Vesellem)‘in peygamberliğine ve kendisine indirilen Kur’an’a inanmazlar. Böylece kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik etmiş olurlar.
Kim İslam’ın herhangi bir akidesini veya kesin bir emrini yahut nehyini inkâr ederse kâfir olur. “Hâkimiyet veya egemenlik halkındır.” diyen kimse ya da “Şeriat bu asır için geçerli değildir.” diyen kimse, İslam’a inandığını iddia etse de kâfir olur. Temel hürriyetlere inanıp, “İnsanlar özgürdür, istediklerini yaparlar.” diyen kimse de kâfir olur. Böyle kimseler, kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik etmiş olurlar.
Kâfirlerin “Allah’ın mescitlerini imar etmeleri kabul edilmez.”
Mescitleri imar etmenin manası; onları bina etmek, onarmak, bakımını yapmak, ziyaretçileriyle ilgilenmek, orada ibadet edilmesi ve ibadet edilmesini sağlamaktır.
Ayetin münasebeti Mescid-i Haram’ın imarıyla ilgili olsa da lafız geneldir: “Allah’ın mescitleri.” Dolayısıyla her mescidi kapsar. Zira mescit, Allah’a şirk koşmadan kulluk etmek için imar edilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَّاَنَّ الۡمَسٰجِدَ لِلّٰهِ فَلَا تَدۡعُوۡا مَعَ اللّٰهِ اَحَدًا ۙ
“Şüphesiz mescitler yalnız Allah’a aittir. O hâlde Allah ile birlikte başka hiçbir kimseye dua etmeyin.” (Cin, 18)
Bu ayet kesin bir ifadeyle şunu beyan eder: Mescitlerde yalnız Allah’a kulluk edilir; yalnız O’nun emir ve nehiylerinden söz edilir. Bunların dışında hiçbir şeye çağrı yapılmaz. Yalnız İslam siyaseti anlatılır. İslam’a zıt hiçbir siyaset ve fikir anlatılmaz. Bunları anlatanlar, mescidin hürmetine ve Allah’ın emrine muhalefet etmiş olurlar. Allah katında onlar için ağır cezalar vardır.
Bazı camilerde Cumhuriyet, demokrasi ve laiklik anlatılmaz; millî veya demokratik devlet için de dua edilmez. Böyle yapanlar şirk koşarlar. Zaten hiçbir yerde böyle küfür fikirlerine çağrı yapılmaz ve bunlar için dua edilmez. Ayette geçen “O hâlde Allah ile birlikte başka hiçbir kimseye dua etmeyin.” nehyi geneldir; hem mescitleri hem de diğer yer ve zamanları kapsar.
Mescitlerin imarıyla ilgilenen kâfirler ne yaparlarsa yapsınlar, “onların amelleri boşa gitmiştir.” Hiçbir sevapları yoktur. Çünkü salih amel ancak imanla kabul edilir. İslam akidesine şirk koşmadan inanan kimseler, niyetleri de sırf Allah rızası olduğu takdirde salih amel işlerlerse sevap kazanırlar.
Eğer bir kimse kâfir ise, ne kadar iyi amel yaparsa yapsın, amelleri boşa çıkmıştır. Ahirette hiçbir sevabı yoktur. Zira kâfirler “cehennemde ebediyen kalacaklardır.” Oradan çıkamazlar ve asla affedilmezler.
En iyi ve en önemli amellerin başında gelen, hatta temel sayılan husus ise Allah’a, Rasulü’ne ve Kur’an’a iman etmektir. Eğer bir kişi veya bir kuruluş, en iyi ve en önemli hususu inkâr ediyorsa, Allah’a kulluk etmek için tahsis edilen camilerin imarıyla niçin ilgilenmektedir? Demek ki başka bir maksadı vardır.
Bu nedenle Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen kâfir devletler camilerin imarıyla ilgilenmekte ve cami işlerini yürütmektedirler. Müslümanları kandırmak ve onları kendi kontrolleri altına almak isterler.
Dini hayattan ve devletten ayıran laik devletler niçin camilerin imarıyla ilgilenmekte ve cami işlerini yürütmektedirler? Hedef bellidir; bunu herkes görmektedir. Kendi küfür siyasetlerini ve fikirlerini anlatırlar, İslam’ın siyasetinin ve fikirlerinin anlatılmasını ise yasaklarlar. Dinin yalnız iman, ibadet ve ahlaktan ibaret olduğunu iddia ederler. Devlet sistemi olan Hilafet’i, İslam’daki ekonomi nizamını, eğitim sistemini, yargı sistemini, iç, dış ve harp siyasetlerini inkâr ederler ve bunların izah edilmesini yasaklarlar.
Arkasından gelen ayet ise şüpheyi tamamen kaldırarak tam bir tekit ile şöyle beyan eder: “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, namaz kılanlar, zekât verenler ve yalnız Allah’tan korkanlar imar eder.” İşte mescitleri imar edenlerin vasfı budur.
İman ve imanın gerektirdiği hususlar şarttır. Bunların başında namaz kılmak ve zekât vermek gelir. İnsanın Müslüman olduğuna en bariz delil olan ameller bunlardır. Ancak bundan, diğer farzların önemli olmadığı manası çıkmaz. Diğer farzlar da yerine getirilmeli ve diğer nehiylerden de sakınılmalıdır.
Yine insanın mümin olduğuna dair en bariz sıfatlardan biri de “yalnız Allah’tan korkmasıdır.”
Mümin, kâfirlerden ve diğer insanlardan korkmadan dinine bağlılığını gösterir, dinine sahip çıkar ve ona davet eder. Diğer insanları memnun etmek için din hususunda hiçbir taviz vermez ve gevşeklik göstermez. Allah ve Rasulü’nün beri olduğu kimselerden beri olur, onlardan uzak durur. Allah’ı ve Rasulü’nü dost edinenleri dost edinir; kâfirleri ise asla dost edinmez.
Kâfirleri imana çağırır ve İslam ile yönetmeye çalışır; onlara mahkûm olmaz, bilakis hâkim olur. Zira mümin izzet sahibidir; kâfirlere boyun eğmez. Çünkü Allah’a hakkıyla iman eder. Allah katında hiçbir değeri olmayan ve akıbeti cehennem olan kimselerden nasıl korkabilir?
Daha önceki ayette bunu vurgulamıştı:
“Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz, korkmanız gereken yalnız Allah’tır.” (Tevbe, 13)
Bu sıfatlara sahip olanların hidayet üzere oldukları umulur. Çünkü bunların hakikatini ve gerçek niyetlerini ancak Allah bilir.
Müslüman, ne kadar “Ben müminim.” dese, namaz kılsa, zekât verse ve diğer farzları yerine getirse de ne kendisini ne de başkasını tezkiye edebilir. Ancak Allah tezkiye eder ve bunun neticesini kıyamet gününde açıklar. Fakat mümin, imanında ve amelinde sadık olmayı ümit eder; daima doğru yoldan sapmaktan korkar, şeytanın vesveselerinden ve aldatmasından sakınır. Hayatının sonunda bozulabileceğinden de korkar.
Zira bazı insanlar, imanlarıyla, yaptıkları salih amellerle veya önemli amelleriyle mağrur olup kendilerini beğenmeye başlarlar. Böylece bozulurlar. Diğer insanlardan övgü ve beğeni gördüklerinde de gurura kapılabilir, bu sebeple düşebilirler.
Sadık Müslümanlar hakkında zann-ı galiple, “Onlar sadıktırlar.” denilir; “Umarım ki onlar sadıktırlar.” denilir. Kişi hakkında zahirine, yani davranışına ve konuşmasına göre hüküm verilir.
Her ne kadar başta Mescid-i Haram olmak üzere mescitleri imar etmek önemli olsa ve bunu ancak müminler yapabilse de bundan daha üstün bir amel vardır; o da cihattır.
Mescitlerin imarını, hacılara su vermeyi ve yardım etmeyi en büyük amel sayanlara Allah Teâlâ şöyle hitap etmiştir:
“Yoksa siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı imar etmeyi, Allah’a ve ahiret gününe iman etmek ve Allah yolunda cihat etmek gibi mi tutuyorsunuz? Allah katında bunlar asla eşit olmazlar.”
Bunları eşit tutan kimse zalim olur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Allah zalim kavmi hidayete erdirmez.”
Onlar bu zulüm üzerinde ısrar ettikleri sürece Allah kendilerini hidayete erdirmez.
Bu ayet, önceki ayetin mukabilidir. İman edip namaz kılan, zekât veren ve Allah’tan korkanların hidayet üzere oldukları umulur. Fakat Mescid-i Haram’ın imarını ve hacılara su vermeyi, iman ve cihattan daha üstün görenler hidayet üzere değil, zalimdirler. Bu görüş üzerinde kaldıkları sürece günah işlemeye devam ederler.
Nitekim cihat ile İslam izzet bulur ve yayılır; Müslümanlar ve beldeleri korunur.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
” رأس الأمر الإسلام وعموده الصلاة، وذروة سنامه الجهاد”
“İşin başı (temeli) İslam’dır, direği namazdır ve zirvesi cihattır.” (Tirmizî)
Yine şöyle buyurdu:
«مَا تَرَكَ قَوْمٌ الْجِهَادَ إلاّ ذُلّوا» (رواه أحمد بن حنبل)
“Bir kavim cihadı terk ederse mutlaka zillete uğrar.” (Ahmed b. Hanbel)
Allah Teâlâ, cihadın derecesinin ne kadar üstün olduğunu pekiştirerek şöyle buyurmuştur:
“İman edenler, hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihat edenler; Allah katında en büyük derecelere sahiptirler.”
Bunun gibi Nisa Suresi’nin 95-96. ayetlerinde de cihat edenlerin, cihat etmeyenlerden daha üstün oldukları ve derece derece yükseltildikleri bildirilmiştir. İmandan sonra en üstün amel cihattır.
Her şeyin temeli imandır. İmansız olarak savaşanlar veya kâfirlere karşı savaşanlar mücahit sayılmazlar. Öldürülseler bile şehit sayılmazlar. Ayrıca niyetlerinin de Allah yolunda cihat etmek olması gerekir. Milliyetçilik veya vatanperverlik uğrunda savaşırlarsa mücahit sayılmazlar; öldürülseler bile şehit sayılmazlar.
Sahih hadis-i şerifte şöyle geçmiştir:
سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ الرَّجُلِ يُقَاتِلُ شَجَاعَةً وَيُقَاتِلُ حَمِيَّةً وَيُقَاتِلُ رِيَاءً أَيُّ ذَلِكَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
“Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e: ‘Bir adam cesaret için savaşıyor, bir başkası milliyetçilik duygusuyla savaşıyor, bir diğeri ise gösteriş için savaşıyor. Bunlardan hangisi Allah yolundadır?’ diye sorulunca şöyle buyurdu: ‘Her kim Allah’ın kelimesi en yüce olsun (İslam yeryüzüne hâkim olsun ve otoritesi tesis edilsin) diye savaşırsa, işte o Allah yolundadır.'” (Buhârî, 120, 2599; Müslim, 3525)
Allah Teâlâ, hicret etmenin önemini ve büyük farziyetini de vurgulamaktadır. Çünkü hicret, İslam Devleti’ni desteklemek, güçlendirmek ve Allah yolunda cihat etmek için yapılır.
“İşte kazananlar bunlardır.”
Onların kazancı şöyledir:
“Rableri onları katından bir rahmet, bir rıza ve kendileri için içinde sürekli nimetler bulunan cennetlerle müjdeler. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Şüphesiz Allah katında büyük bir ecir ve mükâfat vardır.”
Bundan daha güzel ve daha büyük bir kazanç var mıdır? Elbette yoktur.
Zira dünya geçicidir; asıl kalıcı hayat ahiret hayatıdır. Onu kazanmak en büyük kazançtır.
Bu ayetler, değerlerin derecelerini sıralamaktadır. En değerli husus ve amelleri, değerlerine göre öncelikli olan amelleri göstermektedir. Hangi amelin önce yapılacağı veya iki amel aynı anda söz konusu olduğunda hangisinin tercih edileceğinin tespit edilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Cihat etmek gibi İslam davetini taşımak, zalimlere karşı mücadele etmek ve Hilafet Devleti’ni kurmak için mücadele etmek de üstün dereceli ve öncelikli amellerdendir.
Bu asırda bazı Müslümanlar cami imarına çok önem verirken, diğer önemli ve öncelikli amelleri ihmal etmekte veya hiç düşünmemektedirler.
İslam hâkimiyeti bulunmazken, birçok memlekette Müslümanlar zillete uğratılırken, katledilirken ve beldeleri işgal edilirken; cami yapmak ve yardım toplamakla meşgul olup köklü çözümü aramamaktadırlar.
Öncelikli, önemli ve ölüm kalım meselelerini tespit etmezler veya tespit etmeye yanaşmazlar. Hâlbuki değerlerin derecelerini tespit etmek ve buna göre hareket etmek en önemli amellerdendir.
Yüz seneden fazla bir zaman önce Hilafet yıkılınca Müslümanlar paramparça oldular; başsız, halifesiz kaldılar ve İslam ile yönetilmez hâle geldiler. Yöneticileri, kendileri üzerinde küfür anayasalarını ve kanunlarını uygulamaktadırlar. İslam beldelerine saldıran kâfir sömürgeci devletlere karşı cihat ilan etmezler; aksine onlarla iş birliği yaparlar. İşte öncelikle bununla ilgilenmek gerekir. Bu meseleler son derece önemlidir ve ölüm kalım davalarıdır.
Hilafet Devleti yeniden kurulduğunda ise diğer meseleler kendiliğinden çözüme kavuşur. Bu devletin varlığıyla Müslümanlar birleşir, kalkınır, cihat eder, zulümden ve kâfirlerin saldırılarından kurtulurlar. Çünkü kurtuluş ancak İslam ahkâmının uygulanmasıyla gerçekleşir. Bu hükümler yalnız fertler üzerinde değil, devlet ve toplum hayatında da uygulanmalıdır.
Bu sebeple Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İslam hâkimiyetini ve devletini tesis etmeyi öncelikli iş olarak görmüş, bunun için birçok kabile ile temas kurmuş ve nusret talep etmiştir. Kureyşliler, kendi küfür devletlerine katılmasını, hatta kral olmasını teklif etmişlerdir. Fakat o, küfür rejimlerine katılmayı reddetmiştir. Hatta kendisine onların başında yönetici ve kral olma teklifinde bulunmuşlar, o ise bunu da reddederek şöyle buyurmuştur:
“والله لو وضعوا الشمس في يميني والقمر في يساري على أن أترك هذا الأمر حتى يظهره الله أو أهلك فيه ما تركته”
“Allah’a yemin ederim ki, bu davayı (dini hâkim kılmak için verdiğim bu mücadeleyi) terk etmem karşılığında sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar, Allah bu dini hâkim kılıncaya veya ben bu uğurda helâk oluncaya kadar onu asla terk etmem.” (İbn Hişâm)