– 5 –

  • Küfrü tercih edenleri veli edinmenin yasaklığı
  • Allah, Rasulü ve cihad sevgisinin her şeyden üstün kılınması
  • Akidevî ve ideolojik bağ
  • Çokluğu beğenmenin yenilgiye vesile olması
  • İmanı güçlü olduğu hâlde Müslümanın günah işleme ihtimali ve tövbesi
  • Tövbe eden ve sebat gösteren Müslümanların meleklerle desteklenmesi
  • Lider ve sorumluların sebatının ve tâbileri arasında bulunmasının önemi
  • يٰۤاَ يُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا لَا تَتَّخِذُوۡۤا اٰبَآءَكُمۡ وَاِخۡوَانَـكُمۡ اَوۡلِيَآءَ اِنِ اسۡتَحَبُّوا الۡـكُفۡرَ عَلَى الۡاِيۡمَانِ‌ ؕ وَمَنۡ يَّتَوَلَّهُمۡ مِّنۡكُمۡ فَاُولٰۤٮِٕكَ هُمُ الظّٰلِمُوۡنَ‏ ﴿۲۳﴾  قُلۡ اِنۡ كَانَ اٰبَآؤُكُمۡ وَاَبۡنَآؤُكُمۡ وَاِخۡوَانُكُمۡ وَاَزۡوَاجُكُمۡ وَعَشِيۡرَتُكُمۡ وَ اَمۡوَالُ ۨاقۡتَرَفۡتُمُوۡهَا وَتِجَارَةٌ تَخۡشَوۡنَ كَسَادَهَا وَ مَسٰكِنُ تَرۡضَوۡنَهَاۤ اَحَبَّ اِلَيۡكُمۡ مِّنَ اللّٰهِ وَرَسُوۡلِهٖ وَ جِهَادٍ فِىۡ سَبِيۡلِهٖ فَتَرَبَّصُوۡا حَتّٰى يَاۡتِىَ اللّٰهُ بِاَمۡرِهٖ‌ ؕ وَاللّٰهُ لَا يَهۡدِى الۡقَوۡمَ الۡفٰسِقِيۡنَ‏ ﴿٢٤﴾  لَـقَدۡ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ فِىۡ مَوَاطِنَ كَثِيۡرَةٍ‌ ۙ وَّيَوۡمَ حُنَيۡنٍ‌ ۙ اِذۡ اَعۡجَبَـتۡكُمۡ كَثۡرَتُكُمۡ فَلَمۡ تُغۡنِ عَنۡكُمۡ شَيۡـًٔـا وَّضَاقَتۡ عَلَيۡكُمُ الۡاَرۡضُ بِمَا رَحُبَتۡ ثُمَّ وَلَّـيۡتُمۡ مُّدۡبِرِيۡنَ‌ۚ‏ ﴿۲۵﴾  ثُمَّ اَنۡزَلَ اللّٰهُ سَكِيۡنَـتَهٗ عَلٰى رَسُوۡلِهٖ وَعَلَى الۡمُؤۡمِنِيۡنَ وَاَنۡزَلَ جُنُوۡدًا لَّمۡ تَرَوۡهَا‌ ۚ وَعَذَّبَ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا‌ ؕ وَذٰلِكَ جَزَآءُ الۡـكٰفِرِيۡنَ‏ ﴿۲٦﴾  ثُمَّ يَتُوۡبُ اللّٰهُ مِنۡۢ بَعۡدِ ذٰ لِكَ عَلٰى مَنۡ يَّشَآءُ ‌ؕ وَاللّٰهُ غَفُوۡرٌ رَّحِيۡمٌ‏ ﴿۲۷﴾

“Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşı küfrü tercih ederlerse onları veli edinmeyin. Kim onları veli edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (23)

“De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun uğrunda cihattan daha sevgili ise Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fasık kimseleri hidayete erdirmez.” (24)

“Muhakkak ki Allah size birçok yerde, bu arada Huneyn gününde de yardım etti. Fakat o gün çokluğunuz size kendinizi beğendirdi. Ancak bu, size hiçbir fayda sağlamadı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar geldi. Sonra arkanızı dönüp kaçtınız.” (25)

“Sonra Allah, Rasulü’ne ve müminlere sükûnetini (huzur ve güven duygusunu) indirdi; görmediğiniz askerleri de indirdi. Kâfirlere de azap verdi. İşte kâfirlerin cezası budur.” (26)

“Sonra Allah, bunun ardından dilediğine tövbe nasip eder. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (27)

Allah, iman edenlerin babaları ve kardeşleri imana karşı küfrü tercih ederlerse onları veli edinmelerini nehyetmektedir. Bu nehiy kesindir ve haram ifade eder. Bunun karinesi, ayetin sonunda: “Kim onları veli edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” buyurmasıdır.

Müminler ancak müminleri veli edinirler. Allah, birçok ayette kâfirleri veli edinmeyi yasaklamıştır. Hatta Mâide Suresi’nin 51. ayetinde geçtiği gibi Allah, Müslümanları uyararak Yahudi ve Hristiyanları kim veli edinirse onlardan olacağını bildirmiştir.

Bu ayette, en yakın akrabalar olan babalar ve kardeşler bile kâfir olduklarında veli edinilmezler.

Veli edinmek ise dost edinmek, iş birliği yapmak, yardımlaşmak, sevgi ve bağlılık göstermektir.

Eğer babalar ve kardeşler gibi en yakın akrabalar bile küfrü tercih eder, kâfirlik üzerinde kalmaya direniyorlarsa onları veli edinmek büyük bir haramdır. Onları veli edinenler zalim olurlar.

Dinde, fikirde, siyasette ve askerî konularda onlarla iş birliği ve yardımlaşma yapılmaz. Onlar sevilemez.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

” المرءُ معَ مَن أحبَّ”

“Kişi sevdiği kimselerle beraberdir.” (Buhârî, 6168; Müslim, 2640)

Kıyamet gününde de onlarla beraber haşrolunur.

Mümtehine Suresi’nin 1. ayetinde Allah, kendisinin ve müminlerin düşmanlarını dost edinmeyi yasaklarken, onlara sevgi göstermeyi de yasaklamaktadır. Çünkü onlar, müminlere indirilen hakkı inkâr ederler; Rasulü ve müminleri yurtlarından çıkarmaya çalışırlar. Allah, onlarla yardımlaşmayı ve onlara sevgi göstermeyi şiddetle yasaklamaktadır. Eğer Allah’a inanıyorsanız, O’nun uğrunda cihad etmek ve O’nun rızası için yola çıkmışsanız onları dost edinemezsiniz. Kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.

Mümtehine Suresi’nin 4. ayetinde Allah, Peygamber İbrahim’i ve onunla birlikte olan müminleri örnek edinmemizi emretmiştir. Kavimleri küfrü tercih ettikleri için onlardan beri oldular. Onlar imana gelinceye kadar onlardan uzak durdular, onları reddettiler. Aralarında buğz ve düşmanlık oluştu; dostluk ve sevgi kalmadı.

Ancak İslam’a karşı düşmanlık yapmıyor ve buna yönelik bir çalışma içinde bulunmuyorlarsa akrabalık bağı sürdürülebilir. Onların dünyevî ihtiyaçlarında kendilerine yardım edilir.

Nitekim Mümtehine Suresi’nin 8. ayetinde geçtiği gibi, o akrabalar din hususunda müminlerle savaşmaz ve müminleri yurtlarından çıkarmazlarsa, onlara dünyevî hususlarda iyilik yapılır. Misafir olarak gelirlerse ikram edilir, sıkıntıları olursa yardım edilir ve uygun münasebetlerde ziyaret edilirler.

Fakat Mümtehine Suresi’nin 9. ayetinde bildirildiği gibi, eğer onlar din hususunda Müslümanlarla savaşıyor, Müslümanları yurtlarından çıkarmaya çalışıyor veya buna yardım ediyorlarsa dost edinilmezler; onlara bu anlamda destek ve yakınlık gösterilmez. Aksi hâlde kişi zalim olur ve onların batıl davalarına ortak olmuş olur.

Mücadele Suresi’nin 19. ayetinde, kâfirleri dost edinenlerin Allah’ın zikrini unuttukları ve şeytanın taraftarlarından oldukları bildirilmiştir.

Mücadele Suresi’nin 22. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun; babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri bile olsa, Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelen kimseleri sevdiklerini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış, onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın hizbidir. Dikkat edin! Allah’ın hizbi kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

İşte iman sıfatlarına sahip olanlar, kâfirleri asla dost edinmezler. Kâfirleri ancak zalimler ve münafıklar dost edinirler.

Allah, kendisini, Rasulü’nü ve O’nun uğrunda cihadı her şeyden üstün kılmıştır. Bunları böyle görmeyen kimse fasık sayılır. Allah, bunu Rasulü vasıtasıyla müminlere bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun uğrunda cihattan daha sevgili ise Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin.”

Allah’ın emri, O’nun azabıdır. Er veya geç gelir; ahirette ise daha ağır olur.

Gerçek mümin, daima Allah’ı, Rasulü’nü ve O’nun uğrunda cihadı, buna bağlı olarak da daveti yüklenmeyi her şeyden üstün ve daha sevgili kılar. Bunları daha sevgili ve daha üstün kılmayanlar fasık sayılır. Çünkü Allah, “Allah fasık kimseleri hidayete erdirmez.” buyurmuştur. Fasık; ya küllî olarak ya da cüz’î olarak dinden çıkan kimsedir. Eğer küllî olarak dinden çıkmışsa kâfir sayılır. Nitekim birçok ayette her kâfir fasık olarak nitelendirilmiştir.

Bakara Suresi 99. ayette Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerin fasıkların ta kendileri olduğu bildirilmiştir. Âl-i İmrân Suresi 110. ayette Ehl-i Kitap’tan müminlerin az, çoğunun ise fasık olduğu belirtilmiştir. Tevbe Suresi’nin 67, 80 ve 84. ayetlerinde münafıkların fasık oldukları bildirilmiştir. Enbiyâ Suresi’nin 84. ayetinde ise eşcinsellik yapan Lut kavmi, pis ve fasık bir kavim olarak nitelendirilmiştir.

Yine de bir kimse mümin olduğunu söyleyip büyük günah işlerse fasık sayılmıştır. Nûr Suresi’nin 4. ayetinde iffetli kadınlara iftira edenlerin fasık oldukları, Haşr Suresi’nin 19. ayetinde ise Allah’ı unutanların fasık oldukları bildirilmiştir.

Allah’ın indirdiklerine inandığını iddia ettiği hâlde bunlarla hükmetmeyen kimse de fasık sayılmıştır. Eğer bunlara inanmazsa veya bu çağ için şeriatın geçerli olmadığına inanırsa hem fasık hem de kâfir olur. Bu durum Mâide Suresi’nin 44, 45 ve 47. ayetlerinden anlaşılmaktadır. Mâide Suresi’nin 49. ayetinde Allah’ın indirdiklerinin bir kısmını uygulamayanların fasık oldukları, Mâide Suresi’nin 25 ve 26. ayetlerinde ise Musa ile birlikte cihada çıkmak istemeyen İsrailoğullarının fasık sayıldığı bildirilmiştir.

Allah bu ayetlerle milliyetçiliği yasaklamakta ve onu fasıklık olarak değerlendirmektedir. Çünkü Allah, Rasulü’nü ve O’nun uğrunda cihadı her şeyden, hatta akrabalık bağından bile üstün kılmıştır.

Müslümanlar arasında yalnızca akidevî ve dinî bağ üstün tutulur. Akrabalık ve arkadaşlık gibi diğer bağlar ise akidenin müsaade ettiği ölçüde ve onun çizdiği çerçevede itibar görür ve kurulur.

İslam davetini yüklenenleri birbirine bağlayan esas, akide ve ondan fışkıran, benimsedikleri fikirlerdir. Buna akidevî veya ideolojik bağ denilir. Onlar Allah’ı, Rasulü’nü ve O’nun dini uğrunda cihad etmeyi ve mücadele etmeyi her şeyden üstün tutarlar. Diğer bağları da bunun çerçevesinde değerlendirirler.

Allah, müminlere birçok yerde, bu arada Huneyn gününde de yardım ettiğini bildirerek onlara olan nimetini hatırlatmaktadır. Çünkü müminlere yardım ve nusret ancak Allah’tandır. Zafer, sayı ve silah çokluğu ile elde edilmez.

Bu nedenle Allah, unuttukları bu gerçeği onlara hatırlatarak, “O gün çokluğunuz size kendinizi beğendirdi.” buyurmaktadır. Müslümanların sayısı yaklaşık on iki bin, kâfirlerin sayısı ise dört bin idi. Müslümanlardan bir kısmı kendi sayılarıyla aldanarak, “Bu sefer yenilmeyeceğiz.” dediler. Fakat bu çokluk “Size hiçbir fayda sağlamadı.” Müslümanların dikkatini çekmek ve onları düşündürmek için Allah onları bir musibetle imtihan etti.

Kâfirler aniden saldırıp bir tepeden ok yağmuruna başlayınca Müslümanların çoğu düşünmeden ve ani bir şekilde kaçtı. Sadece yaklaşık yüz kişi Rasulullah ile birlikte sebat gösterdi. Hatta kaçanlar nereye kaçacaklarını bilemediler. Allah onların hâlini şöyle açıklamaktadır:

“Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar geldi. Sonra arkanızı dönüp kaçtınız.”

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mekke’nin fethinden sonra Hevâzin kabilesinin İslam Devleti’ne saldıracağını öğrenince hemen Müslümanlardan bir ordu topladı. Ancak yeni Müslüman olanlardan da çok sayıda kişi bu savaşa katıldı. Bunlar arasında Kureyş’in liderlerinden Ebu Süfyan da vardı. Hatta onun imanı sarsıldı; Muhammed’in peygamberliğinden şüphe ederek, “Büyü bozuldu.” dedi.

Fakat Rasulullah, beyaz katırının üzerinde kâfirlere doğru hücum ederek şöyle buyurdu:

“Ben Nebiyim, bunda yalan yoktur. Ben Abdülmuttalib’in oğluyum. Ey Allah’ın kulları! Benim yanıma gelin. Ben Allah’ın Rasulüyüm.”

Daha sonra gür sesli amcası Abbas’a, Müslümanlara Rasulullah’ın yanına ve savaş meydanına dönmeleri için seslenmesini emretti. Abbas:

“Ey ağacın altında biat edenler! Ey Bakara Suresi’nin sahipleri! Ey Ensar!”

diye seslendi. Onlar da hep bir ağızdan:

“Lebbeyk! Lebbeyk!”

diyerek geri döndüler.

Abbas, özellikle Hudeybiye’de ağacın altında savaşmak üzere Rasulullah’a biat edenleri kastetmiş ve onlara biatlarını hatırlatmıştır.

Ayrıca Bakara Suresi’ni ezberlemeye ve sürekli okumaya özen gösteren Müslümanlara hitap etmiştir. Çünkü bununla ilgili bazı hadisler rivayet edilmiştir.

Buradan anlaşılan husus şudur: Eğer dava adamları ve diğer Müslümanlar önemli bir hususta gevşeklik gösterir, kaçmaya yönelir veya meseleyi önemsemezlerse onlara bazı önemli hususlar hatırlatılmalıdır. İmanları, azimleri, sadakatleri, sözlerine vefaları, fedakârlıkları, cesaretleri, baba ve ecdatlarının şanlı tarihleri ve geçmişleri kendilerine hatırlatılmalıdır.

Bu nida ve hatırlatmalar üzerine kaçan müminler tekrar savaş meydanında Rasulullah’ın yanına geldiler. Ardından Allah, “Sonra Allah Rasulü’ne ve müminlere sükûnetini indirdi.” buyurmaktadır.

Bunun anlamı şudur: Müminler Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiklerinde Allah onların kalplerine sükûnet indirir. Huzur ve rahatlık duygusu verir; sıkıntı, endişe ve korkuyu giderir. Böylece güven duygusunu hissederler. Korkmadan savaşa hazır olurlar. Nitekim fiilen de korkmadan ve tam bir cesaretle kâfirlere saldırdılar. Allah da onların elleriyle kâfirleri cezalandırdı. Çünkü “Kâfirlere de azap verdi. İşte kâfirlerin cezası budur.” buyurmuştur.

Allah’ın kâfirlere verdiği azap; Müslümanların onlara saldırması, galip gelmesi, bir kısmını öldürmesi, savaş meydanına getirdikleri malları, kadınları ve çocukları ganimet olarak almasıdır. Böylece kâfirler kahrolmuş, ağır bir cezaya çarptırılarak azap görmüş oldular.

Nitekim Allah, kâfirlere kâfirliklerinden dolayı azap vermek ister ve bunun için müminlerin onlarla savaşmasını emretmiştir. Müminler de bunu yerine getirmelidir. Daha önce tefsir ettiğimiz Tevbe Suresi’nin 14. ayetinde geçtiği gibi:

“Onlarla savaşın ki Allah onları sizin ellerinizle cezalandırsın ve alçaltsın.”

Eğer müminler kâfirlerle savaşmazlarsa bu defa Allah müminlere azap eder. İnşallah ileride Tevbe Suresi’nin 39. ayetini tefsir ederken bu konuya tekrar değineceğiz.

Yine de müminler Allah’a ve Rasulü’ne itaat edince, onların yanında durup destek veren ve sebat gösterenlere “görmedikleri askerleri de indirdi.” Bu askerlerin melekler olması gerekir. Nitekim Bedir Savaşı’nda da müminlere sebat, cesaret ve güven vermek üzere melekler indirilmişti. Enfâl Suresi’nin 9-14. ayetlerinde bu konudan söz edilmektedir. Daha önce bunun tefsirini yapmıştık.

Bu savaş hakkında Allah, “Sonra Allah bunun ardından dilediğine tövbe nasip eder.” buyurmaktadır. Bu, kâfirlerden İslam’a girecek olanlara işaret etmektedir. Nitekim bu savaşın ardından Müslümanlarla savaşan Hevâzin kabilesi İslam’a girmiştir.

Aynı zamanda Allah, imanları sarsılan ve İslam’a yeni giren kimselerin de tövbesini kabul etmiştir. Çünkü onlar, bu savaşta daha sonra Müslümanların zaferini görünce ve Rasulullah onlara bol miktarda ganimet verince imanları güçlenmiştir. Rasulullah, Ebu Süfyan’a yüz deve verince o çok şaşırmış ve: “Gerçek nebiymiş.” demiştir. “Kralları tanıdım, hiçbiri böyle cömertlik yapmaz. Bunu yapan ancak nebidir.” demiştir. Nitekim Rasulullah kendisine hemen hemen hiçbir şey almamış, kendisine yardım eden Ensar’a da ganimetten vermemiştir. Çünkü onlar sağlam müminlerdi ve buna çok ihtiyaçları da yoktu.

İslam’a yeni girenlere imanlarını güçlendirmek amacıyla mal ve mülk verilir. Bunlara müellefe-i kulûb (kalpleri İslam’a ısındırılan kimseler) denilir. Çünkü başlangıçta korku sebebiyle İslam’a girmiş olabilirler ve her an kayma ihtimalleri vardır. Fakat kendilerine verilince düşünür ve imanları güçlenir. Bunlara zekât bölümünden de verilebilir. İnşallah ileride Tevbe Suresi’nin 60. ayetini tefsir ederken bu konuyu ele alacağız.

“Allah mağfiret ve rahmet sahibidir.” Kulları tövbe ettiklerinde onları bağışlar, rahmetiyle kuşatır ve azaptan kurtarır.

Allah’ın kabul ettiği tövbe şu üç sınıfı kapsamaktadır:

  1. Savaştan kaçtıktan sonra geri dönüp tövbe eden Müslümanlar.
  2. İslam’a yeni girip savaşın başlangıcındaki yenilgiden dolayı Rasulullah hakkında şüpheye düşen kimseler.
  3. Savaştan sonra İslam’a giren kâfirler.

Bu ayetlerden anlaşılan önemli bir husus da şudur: Müslümanlar beşerdir, melek değildirler. Ne kadar güçlü iman sahibi ve ne kadar sağlam İslam şahsiyetine sahip olurlarsa olsunlar, günah işlemeye maruz kalabilirler ve düşmeleri mümkündür. Bu nedenle daima dikkatli olmalıdırlar. Aynı zamanda böyle bir düşüş yaşandığında tövbe etmeye çalışmalıdırlar. İşledikleri günahtan vazgeçip cihada ve salih amel işlemeye yönelmelidirler. Furkân Suresi’nin 70. ayetinde geçtiği gibi Allah onların tövbelerini kabul eder, günahlarını sevaba çevirir. Onlara yardım etmek üzere melekler indirir, kalplerine huzur ve güven verir.

Daveti taşıyanlar da günah işleyen, farzları terk eden veya daveti taşıma farzını idrak etmeyen Müslümanlara bu gözle bakmalıdır. Çünkü bunların tövbe etmeleri mümkündür. Daveti taşıyabilir, davete destek verebilir yahut daha önce savundukları İslam dışı fikirlerden vazgeçip doğru fikirleri kabul edebilirler.

Yine de lider konumunda bulunan ve sorumluluğunu hisseden kimseler savaş veya mücadele meydanından kaçmazlar. Onların sebatı son derece önemlidir. Çünkü bu, tâbilerini etkiler ve onların ayaklarını sabit kılar.

Müslümanların lideri ve devlet başkanı sıfatıyla Rasulullah’ın savaş meydanının ortasında gösterdiği sebat, zafere götüren önemli bir vesile olmuştur.

Aynı zamanda o günün enformasyon aracı sayılabilecek güçlü sesiyle amcası Abbas’ı harekete geçirmiş, Müslümanların tekrar savaş meydanına dönmesinde büyük rol oynamıştır. Bu nedenle halife, diğer yöneticiler ve komutanlar ölümü göze alırlar; fakat savaştan asla kaçmazlar. Siyasi mücadelede de aynı şekilde sebat gösterirler. Enformasyon araçlarını da güzel bir şekilde kullanırlar.

Hilafeti kurmaya çalışanların da böyle olmaları gerekir. Özellikle onların sorumluları siyasi mücadelede sebat göstermelidir. Hapse atılsalar bile hiçbir taviz vermemelidirler. Daveti taşıyanların arasında bulunmaları ve onlara moral vermeleri son derece önemlidir.

Aynı zamanda enformasyon araçlarını davetin lehine en güzel şekilde kullanmalıdırlar. Bundan sonra Allah onları destekler, kalplerine huzur ve güven verir, düşmanlarını yenilgiye uğratır ve hedeflerini gerçekleştirmelerini nasip eder.

Bunlara şu ayetler intibak eder:

اِنَّ الَّذِيۡنَ قَالُوۡا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسۡتَقَامُوۡا تَتَنَزَّلُ عَلَيۡهِمُ الۡمَلٰٓٮِٕكَةُ  اَلَّا  تَخَافُوۡا  وَلَا  تَحۡزَنُوۡا وَاَبۡشِرُوۡا بِالۡجَـنَّةِ الَّتِىۡ كُنۡتُمۡ تُوۡعَدُوۡنَ‏ ﴿۳۰﴾  نَحۡنُ اَوۡلِيٰٓـؤُکُمۡ فِى الۡحَيٰوةِالدُّنۡيَا وَفِى الۡاٰخِرَةِ ۚ وَلَـكُمۡ فِيۡهَا مَا تَشۡتَهِىۡۤ اَنۡفُسُكُمۡ وَلَـكُمۡ فِيۡهَا مَا تَدَّعُوۡنَ ؕ‏ ﴿۳۱﴾  نُزُلًا مِّنۡ غَفُوۡرٍرَّحِيۡمٍ﴿۳۲﴾  وَمَنۡ اَحۡسَنُ قَوۡلًا مِّمَّنۡ دَعَاۤ اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَّقَالَ اِنَّنِىۡ مِنَ الۡمُسۡلِمِيۡنَ‏ ﴿۳۳﴾

“Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah’tır.’ deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner ve: ‘Korkmayın, üzülmeyin; size vaat edilen cennetle sevinin.’ derler. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Orada canlarınızın arzu ettiği her şey sizin içindir; istediğiniz her şey de sizindir. Bunlar çok bağışlayan, çok merhamet eden Allah tarafından bir ikramdır. Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve ‘Ben Müslümanlardanım.’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” (Fussilet 30-33)

Sadece Allah’ı Rab olarak tanırlar; yasama yetkisi yalnızca O’nundur, egemenlik sadece O’na aittir derler. Bu şekilde dosdoğru yolda yürürler, Allah’a davet ederler, Allah’ın emri olan salih amelleri işlerler ve sadece Müslüman olmakla iftihar ederler. Onlar milliyetçilik ve vatanperverlik gibi cahiliye sloganlarını benimsemezler. Sadece akide bağını tanırlar. Müslüman olan herkes, kim olursa olsun onların kardeşidir. Buna karşılık Müslüman olmayan öz kardeşleri bile olsa onları dost edinmez ve onlarla iş birliği yapmazlar.

İşte melekler bunların üzerine iner, kalplerine huzur verir, onları dünyada zaferle, ahirette ise cennetle müjdeler. Böylece onlarda daima kazanacakları düşüncesi hâkim olur. Moralleri yüksek olur; sebat, cesaret ve metanet gösterirler.