Haberlere Kısa Bir Bakış
- Hamas Hareketi, Yahudi Varlığının Trump Planına Uymadığından Şikâyetçi
Hamas Hareketi, 4/8/2026 tarihinde Trump’ın Barış Konseyi’nden açıklama talep ederek, yaklaşan silahsızlandırma süreci ve Yahudi varlığının Gazze Şeridi’nden çekilmesine ilişkin yapılan açıklamalardan rahatsızlık duyduğunu ifade etti.
Hamas Hareketi, 31/7/2026 tarihinde Trump’ın Gazze ile ilgili planı kapsamında silahlarını teslim etmeyi kabul ettiğini açıklamıştı.
Anlaşmaya göre Hamas, silahlarını kademeli olarak teslim edecek; buna karşılık Yahudi varlığı da Gazze Şeridi’nden aşamalı olarak çekilecekti.
Ancak Trump’ın Barış Konseyi, Yahudi varlığına güvence vererek, askerlerinin Gazze’den çekilmesinin kendi talebi doğrultusunda gerçekleşeceğini ve Hamas tüm silahlarını teslim etmeden önce herhangi bir çekilmenin başlamayacağını bildirdi. Bu açıklama, Konseyin Gazze İşlerinden Sorumlu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov’un 3/8/2026 tarihinde Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu ile görüşmesinin ardından yapıldı.
Nitekim Mladenov, 31/7/2026 tarihinde, “Çekilme süreci, silahsızlandırma süreciyle tam bir eş zamanlılık içinde yürümelidir.” demişti.
Ancak Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu ile yaptığı görüşmenin ardından, Netanyahu’nun görüşü kabul edildi. Netanyahu, 3/8/2026 tarihinde X platformunda yaptığı açıklamada şöyle dedi:
“Silahsızlandırma süreci Hamas’ın arabuluculara taahhüt ettiği şekilde tamamen tamamlanmadan herhangi bir çekilme olmayacaktır.”
Bunun üzerine AFP’nin Hamas’tan bir yetkiliye dayandırdığı haberde şu ifadeler yer aldı:
“Mladenov’un Netanyahu ile yaptığı ortak açıklama yalnızca silah dosyasına odaklandı. İşgalci tarafın üstlendiği yükümlülüklere ve üzerinde anlaşmaya varılan diğer maddelere; insani konulara ve Gazze Şeridi’ndeki her türlü saldırının durdurulmasına ise hiç değinilmedi.”
Aynı yetkili ayrıca şunları söyledi:
“Hareket, üzerinde mutabakata varılan hususlar ve İsrail’in askerî tırmandırmasına ilişkin tutumu konusunda Mladenov’dan gelecek cevabı beklemektedir.”
Yetkili, şu vurguyu da yaptı:
“İsrail, anlaşmanın uygulanmasına bağlı kalmalı; üzerinde mutabakata varılan hususların hayata geçirilmesini geciktirmemeli ve engellememelidir.”
Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ensari ise şu açıklamayı yaptı:
“Uluslararası toplum açısından anlaşmanın uygulanmasını kimin engellediği açıktır. Tam sorumluluk İsrail tarafına aittir. Son günlerde İsrail’in saldırılarını yoğunlaştırması, çatışmayla ilgili barışçıl çözümleri engellemeye yönelik bir girişimdir.”
Yahudi varlığının geçen temmuz ayında Gazze’ye yönelik saldırılarında toplam 150 kişi şehit oldu.
4/8/2026 tarihinde ise, Yahudi varlığının Kasım 2023’te Sabra Mahallesi’ndeki bir konut kompleksine düzenlediği hava saldırısında yıkıntılar altında kalan 112 kişinin cenazesi için toplu cenaze töreni düzenlendiği açıklandı. Hayatını kaybedenlerin 44’ü çocuk, 37’si kadın, 9’u yaşlı ve 29’u erkekti.
Silahını teslim etmeyi ve yönettiği bölgeyi karşı tarafa bırakmayı müzakere eden taraf, hiç şüphesiz zayıf duruma düşer. Böyle bir durumda karşı taraf onun üzerinde hâkimiyet kurar, şartları değiştirir, dönüştürür ve hiçbir taahhüdüne bağlı kalmaz. Kaldı ki Yahudi varlığı, hiçbir anlaşmaya bağlı kalmaması, yaptığı tüm anlaşmaları ve taahhütleri ihlal etmesiyle tanınmaktadır; ahde ve anlaşmalara hiçbir değer vermemektedir. Trump ve onun Konseyi de Yahudi varlığını desteklemektedir.
Bölge yöneticileri ise ona herhangi bir baskı uygulamamış, ordularını harekete geçirip Gazze halkına yardım ve Filistin’in kurtuluşu için cihad ilan etmemiştir. Böylece Yahudi varlığını desteklemiş; onunla ilişkilerini ve ticaretini sürdürerek de bu desteği pekiştirmişlerdir.
Yahudi varlığını korkutacak ve mağlup edecek olan ancak güç ve müminlerin sebatıdır. Yüce Allah’ın şu buyruğu ne kadar da doğrudur:
“Andolsun ki onların kalplerinde sizin oluşturduğunuz korku, Allah korkusundan daha şiddetlidir. Bu, onların anlayıştan yoksun bir topluluk olmalarındandır.”
- Amerika, Uluslararası Ceza Mahkemesini Dağıtacağını Açıkladı
Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Kerim Han, 5/8/2026 tarihinde Trump ve Netanyahu’nun kendisine ve mahkemeye yönelik uygulamalarını açıkladı. Han, şu ifadeleri kullandı:
“İsrail ile ilgili davalar nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi hâkimlerini, Birleşmiş Milletler çalışanlarını ve ailemi tehdit ettiler. ABD Kongresi’nin 12 üyesi bana bir mektup göndererek, ‘İsrail’i hedef alırsanız biz de sizi ve ailelerinizi hedef alırız.’ dediler. Ardından yaptırımlar uygulandı, banka hesapları donduruldu ve seyahat yasakları getirildi. Devletlerin uluslararası adalet üzerinde baskı kurması son derece tehlikelidir.”
Amerika, Kerim Han da dâhil olmak üzere mahkemenin 11 hâkimi ve savcısına yaptırım uyguladı.
Uluslararası Ceza Mahkemesine üye devletler ise 24/7/2026 tarihinde Kerim Han’ın başsavcılık görevinden alınmasını kararlaştırdı. Mahkemeye üye 125 devletten 82’si, uygunsuz cinsel davranışlarda bulunduğu iddiaları gerekçesiyle görevden alınması yönünde oy kullandı. Kerim Han ise bu iddiaların tamamını reddetmektedir.
Bu devletler, mahkemenin 2024 yılında Gazze’de işlenen soykırım nedeniyle Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu ile Savunma Bakanı Gallant hakkında tutuklama kararı vermesi ve savaş suçları işlediği iddia edilen Amerikalılar hakkında soruşturma yürütmeye çalışması sebebiyle Amerika’nın baskısına maruz kaldılar.
Amerika, Dışişleri Bakanı Rubio aracılığıyla 15/7/2026 tarihinde yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Uluslararası Ceza Mahkemesini tuğla tuğla sökmek için yeni bir diplomatik kampanya başlatacağız. Çünkü bu mahkeme Amerika’nın askerî operasyonlarına ve kolluk faaliyetlerine müdahale ederek ülkemizin egemenliğini tehdit etmektedir.”
Hatırlanacağı üzere, “Amerikan yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesine yönelik düşmanlığı; yurt dışında gerçekleştirilen operasyonlar sırasında uluslararası suç işledikleri gerekçesiyle Amerikalı sivil ve askerî yetkililerin yargılanma ihtimalinden veya Gazze’de Yahudi varlığının sivillere karşı gerçekleştirdiği eylemlere verdikleri destek nedeniyle haklarında soruşturma açılmasından duyduğu endişeden kaynaklanmaktadır.”
Trump’ın ilk başkanlık döneminde Amerikan yönetimi, dönemin Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Fatou Bensouda ile mahkemenin üst düzey bazı yetkililerine yaptırım uygulamıştı. Bunun nedeni, mahkemenin Afganistan soruşturmasında Amerika’nın burada işlediği savaş suçlarına ilişkin iddiaları incelemeye başlamasıydı. Söz konusu soruşturmada, Amerika’nın Afganistan’da sivillere karşı işlediği savaş suçları; Amerikan askerlerinin ülkeyi 20 yıl boyunca NATO ülkelerinin desteğiyle işgali sırasında milyonlarca Afgan’ı öldürmesi, yaralaması, işkenceye maruz bırakması ve yerinden etmesi gibi fiiller ele alınmıştı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi ve mahkemenin varlığını savunan çevreler, Amerika’nın Dışişleri Bakanı Rubio aracılığıyla Kerim Han’ın görevden alınmasını fırsata çevirerek mahkemeye karşı yürüttüğü kampanyayı daha da güçlendirmesinden endişe etmektedir.
Bilindiği üzere Uluslararası Ceza Mahkemesi, Avrupa devletleri tarafından 2002 yılında Roma’da kurulmuş ve merkezi Hollanda’nın Lahey şehrine yerleştirilmiştir. Daha sonra Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası bir kuruluş olarak tanınmıştır. Avrupa’nın amacı, bu mahkeme aracılığıyla uluslararası alanda nüfuz sahibi olmak, kendi siyasetine aykırı davrananlara baskı uygulamak ve sömürgeci projelerini hayata geçirmekti. Bu nedenle mahkeme, Asya, Afrika ve Balkanlar’daki zayıf ve yoksul bazı devletler hakkında kararlar almış; ancak bu kararları ne Avrupa devletlerine, ne büyük güçlere ne de Yahudi varlığına uygulamıştır.
Mahkeme, Amerika’nın işlediği suçları soruşturarak uluslararası alanda ona karşı bir denge oluşturmaya çalışınca, Amerika bunu reddetmekle kalmamış, Amerikalı suçluları ve kendi kirli aracı olan Yahudi varlığındaki suçluları hedef aldığı gerekçesiyle mahkemeyi dağıtacağını da ilan etmiştir.
- Amerika, Japon Yeni’nin Çöküşünü Önlemek İçin Müdahalede Bulundu
Amerika ve Japonya, 4/8/2026 tarihinde yaptıkları açıklamada, Japon para birimi Yen’i desteklemek amacıyla geçen hafta sonu döviz piyasalarına birlikte müdahale ettiklerini duyurdu. Bu, son 28 yıl içinde iki ülkenin döviz piyasasına gerçekleştirdiği ilk ortak müdahale oldu. Ayrıca, ihtiyaç duyulması hâlinde yeniden müdahalede bulunmaya hazır olduklarını da açıkladılar.
Japonya Maliye Bakanı Satsuki Katayama şu açıklamayı yaptı:
“Japonya ve Amerika, döviz piyasasında Yen’i satın almak amacıyla koordineli bir müdahale gerçekleştirdi. Bu ortak adım, son aylarda Yen’de görülen aşırı dalgalanmaları ve kontrolsüz değer kaybını sınırlamayı başardı.”
Yen, 1986’dan bu yana en düşük seviyesine gerileyerek 1 dolar = 164 Yen seviyesine kadar düştü. Müdahalenin ardından ise dolar kuru 160 Yen seviyesine geriledi.
Bu müdahale, Japonya’ya yardım etmekten ziyade Amerika’nın çıkarlarını korumaya yönelikti. Çünkü Japonya’da, nakit likidite sağlamak amacıyla Amerikan Hazine tahvillerinin bir kısmını satma eğilimi ortaya çıkmıştı. ABD Hazine Bakanlığı’nın Mayıs 2026 verilerine göre Japonya, 1,14 trilyon dolarlık Amerikan Hazine tahviliyle bu tahvilleri elinde bulunduran ülkelerin başında gelmektedir. Bu miktar, yabancıların elindeki toplam 9,37 trilyon dolarlık Amerikan Hazine tahvillerinin yaklaşık %12,2’sine ve toplam 39,5 trilyon dolarlık Amerikan kamu borcunun yaklaşık %2,9’una tekabül etmektedir.
Raporlara göre Japonya’nın, Yen’i desteklemek amacıyla döviz likiditesi sağlamak için bu tahvillerin bir kısmını satması durumunda, bu durum Amerikan ekonomisine zarar verecektir. Böyle bir satış, Amerikan finans piyasalarını olumsuz etkileyecek, Hazine tahvillerinin fiyatlarını düşürecek ve gelecekte hükümetin yeni tahvil ihraç ederek sağlayacağı borçlanmaların maliyetini artıracaktır. Bunun yanında, bankaların faiz oranlarını yükseltmesi nedeniyle konut kredileri, şirket kredileri, taşıt kredileri ve bireysel tüketici kredilerinin maliyeti de artacak; bunun olumsuz etkileri Amerikan tüketicilerine kadar ulaşacaktır.
Borçlanma maliyetlerinin yükselmesi, bireylerin ve yatırımcıların kredi kullanmaktan kaçınmasına yol açacaktır. Bunun sonucunda ekonomik büyüme yavaşlayacak, yatırımlar azalacak, istihdam kayıpları yaşanacak, işsizlik oranı yükselecek ve piyasalardaki talep düşecektir. Tüm bu gelişmelerin etkisi doğrudan Amerikan ailelerinin yaşamına yansıyacaktır.
Bu durum ise Amerikan seçmenlerini etkileyecek ve gelecek kasım ayında yapılacak ABD Kongresi seçimlerinde Trump’ın Cumhuriyetçi Partisinin başarı şansını azaltacaktır.
Öte yandan, Yen’in dolar karşısında değer kaybetmesi Amerika ve diğer ülkelerden Japonya’ya gelen ürünleri pahalı hâle getirmektedir. Bu da Japonya’nın ticaret fazlasını Amerika aleyhine artırmaktadır. ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi verilerine göre, Amerika’nın Japonya ile olan dış ticaret açığı 2025 yılında 63,9 milyar dolara ulaştı. Aynı yıl Amerika’nın Japonya’ya ihracatı 82,1 milyar dolar olurken, Japonya’dan yaptığı ithalat ise 146 milyar dolar olarak gerçekleşti.
Dolayısıyla Amerika’nın bu müdahalesi Japonya’yı sevdiği veya ona yardım etmek istediği için değil; tamamen kendi çıkarlarını korumak amacıyla yapılmıştır. Amerika’nın siyasî, ekonomik veya başka herhangi bir alanda attığı hiçbir adımın, öncelikle kendi çıkarlarını hedeflemeden gerçekleşmesi beklenemez. Nitekim Amerika, “Önce Amerika” sloganını açıkça benimsemektedir. Bu nedenle diğer ülkeleri ancak kendi çıkarlarına, nüfuzuna ve küresel hâkimiyetine hizmet ettiği ölçüde dikkate almaktadır.
Esad Mansur