Haberlere Kısa Bir Bakış
- Yahudi Varlığı, Türkiye Sınırına Yakın Bir Suriye Havaalanına Saldırılar Düzenledi
Suriye resmî haber ajansı SANA, 18/8/2026 tarihinde, “İsrail işgal varlığı, geçtiğimiz salı günü, 18 Ağustos’ta, İdlib vilayetindeki Ebu Zuhur Askerî Havaalanı’nı hedef alan 8 hava saldırısı düzenledi. Bu, gerekçesiz bir saldırı, Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün açıkça ihlali ve bölgedeki güvenlik ve istikrarı tehdit eden ciddi bir tehlikedir.” şeklinde bir haber yayımladı. Haberde, bu havaalanının Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre uzaklıkta olduğu belirtildi.
Ahmed eş-Şera başkanlığındaki yeni Suriye rejimi de, Beşşar Esed başkanlığındaki eski Suriye rejiminin yaptığı gibi, yalnızca kınamakla ve Yahudi varlığını koruyan Birleşmiş Milletler ile Güvenlik Konseyi’ne şikâyette bulunmakla yetindi.
SANA haber ajansı, “Suriye, Güvenlik Konseyi ve Birleşmiş Milletler’e gönderdiği iki mektupta bu açık saldırıyı en sert ifadelerle kınadığını belirtti. Ayrıca 8 Aralık 2024’ten bugüne kadar İsrail’in gerçekleştirdiği bombardıman, saldırı ve kaçırma eylemleri şeklindeki saldırıların devam etmesinin; Suriye devletinin itidalli davranmaya, istikrarı sağlamlaştırmaya ve gerilimi tırmandırmaktan kaçınmaya çalıştığı bir dönemde gerçekleşmesinin, mutabakat sürecini ve bölgede güvenliğin tesis edilmesini kasıtlı olarak engellemek anlamına geldiğini, hatta bölgeyi daha fazla gerilim ve istikrarsızlığa sürüklemekle tehdit ettiğini” belirtti. Böylece Suriye rejimi, bölgenin güvenlik ve istikrarını, yani Yahudi varlığına dokunulmamasını; itidalli davranmayı ise onun saldırılarına karşılık vermemeyi esas almakta ve böylece korkaklığını ve alçaklığını ortaya koymaktadır.
Reuters, 18/8/2026 tarihinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye, Irak ve Lübnan Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, “Washington, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında çatışmayı önleyecek bir mekanizma oluşturmak için çalışıyor ve Ankara, İsrail saldırısı konusunda önceden bilgilendirilmedi.” şeklindeki sözlerini aktardı. Barrack ayrıca, “Neyse ki sağduyulu insanlar durumun kötüleşmesini önlemeyi başardılar.” dedi. Bunun anlamı, Türkiye yöneticilerinin Amerika’ya itaat ettikleri ve onun sözünü dinledikleri; dolayısıyla Yahudi varlığı Suriye’yi yerle bir etse ve Türkiye’nin bulunduğu, hazırlamakta olduğu havaalanını bombalasa dahi Yahudi varlığına karşılık vermeyecekleridir.
Bu nedenle Netanyahu, 19/8/2026 tarihinde, bu saldırıda Türkiye’yi de hedef aldığını açıkladı ve Türkiye’yi tehdit ederek şöyle dedi: “Suriye’de İsrail için tehdit oluşturan bir Türk askerî varlığına müsamaha göstermeyeceğimizi açıkça belirttik. Görünüşe göre bizi yeterince iyi duymadılar. Bu nedenle bizi daha iyi anlamalarını sağladık.” (El Cezire, 19/8/2026)
ABD Başkanı Trump ise, “Saldırının ayrıntılarını biliyorum ancak bu konu hakkında konuşmayacağım.” dedi. (Yahudi Kanal 12, 19/8/2026)
Bu Yahudi kanalı, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, “Suriye ve İsrail konusundaki temasların devam ettiğini ve Washington’un İsrail ile Suriye arasındaki ilerlemenin en iyi yolunun diyalog ve itidal olduğuna inandığını” teyit ettiğini aktardı. Bakanlık ayrıca, “Başkan Trump’ın Orta Doğu’daki liderliği, Suriye’nin egemenliği ve istikrarına odaklanan verimli görüşmelerin gerçekleştirilmesini sağladı. Bununla birlikte İsrail’in dış kaynaklı güvenlik tehditleri karşısında kendini savunma hakkına verdiğimiz desteği de teyit ediyoruz.” açıklamasında bulundu. Yani Yahudi varlığının Suriye’ye yönelik ve Suriye’deki Türk varlığını hedef alan saldırısı, Amerika’nın bilgisi ve onayı dâhilinde gerçekleşmiştir.
Bunu, Amerikan Axios sitesinin 18/8/2026 tarihinde Amerikalı ve İsrailli yetkililerden aktardığı şu sözler de doğrulamaktadır: “İsrail, ABD Başkanı Trump yönetimine, Suriye’deki hava üssüne yönelik son saldırısının amacının bölgede herhangi bir Türk askerî varlığının güçlendirilmesini engellemek olduğunu bildirdi.” Aynı yetkililer, “İsrail, yakın zamanda yeniden inşa edilen askerî havaalanına yönelik saldırı konusunda Beyaz Saray yetkililerini önceden bilgilendirdi. Gelecek ekim ayında yapılması planlanan İsrail seçimleri de saldırının sebeplerinden biri olabilir.” ifadelerini kullandı.
Yahudi gazetesi Jerusalem Post, 19/8/2026 tarihinde ABD Özel Temsilcisi Barrack’ın, “Şu anda İsrail ile Suriye arasında çatışmayı önleme mekanizmasının yeniden etkinleştirilmesi konusunda ilgili tüm taraflarla sakin görüşmeler yürütülüyor. Türkiye’nin doğrudan veya dolaylı olarak bu görüşmelere katılması da mümkün.” şeklindeki sözlerini aktardı. Gazete ayrıca, Barrack’ın son yıllarda Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hükümeti ile üst düzey İsrailli yetkililer arasında, iki ülke arasında bir sınır anlaşmasına ulaşmak, normalleşme sürecini ilerletmek ve gerilimi azaltmak amacıyla çeşitli görüşmelere ev sahipliği yaptığını belirtti. Görüşmelerin son turunda tarafların ortak ekonomik projelerde ilerleme ve merkezi Ürdün’de olacak iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları çözme mekanizması oluşturma konusunda mutabık kaldıkları ifade edildi.
Bunun anlamı, Amerika’nın, taraflar arasındaki normalleşmeyi hızlandırmak amacıyla Yahudi varlığının kendisine bağlı Suriye’yi vurmasına izin verdiğidir. Böylece Ahmed eş-Şera rejiminin normalleşmesi için bir gerekçe oluşturulmaktadır. Oysa bu rejim, daha iktidara getirildiği ilk günden teslim olmuş ve “Biz tükendik, savaş istemiyoruz, Yahudi varlığıyla barış istiyoruz.” demiş; Trump’ı da kendisine bu barışı sağlayacağı için övmüştü.
Ahmed eş-Şera bunu açıkça ifade etmiş ve hiçbir utanma duymadan büyük ihaneti gerçekleştirmek üzere olduğunu ortaya koymuştur. Amerikalılar ve Yahudi varlığıyla açıkça, hiçbir şeyi gizlemeden çalışmaya dayalı bir politika izlemektedir. Eski rejim ise bunu gizli bir şekilde yapıyordu. Şöyle demiştir: “Bir dizi ülkenin katılımıyla İsrail ile bir güvenlik anlaşmasına ulaşmak için çalışıyoruz. Bu anlaşmanın, Suriye’nin işgal altındaki Golan üzerindeki hakkına dokunulmaksızın kapsamlı bir barışa açılan kapı olmasını umuyoruz. İsrail ile çatışmadan kaçınıyoruz ve onunla herhangi bir çatışmaya girmede bir çıkarımız olduğunu düşünmüyoruz. Devam eden güvenlik düzenlemelerinin (İsrail ile) başarılı olması, daha kapsamlı bir uzlaşmanın yolunu açabilir.” (El Cezire, 26/7/2026)
Birkaç gün önce Amerikan Axios sitesi, 11/8/2026 tarihinde, Trump yönetiminin Suriye ile Yahudi varlığı arasında, “99. Bölge” olarak bilinen gizli bir yerde depolanan nükleer maddelerin güvenliğinin sağlanması ve ortadan kaldırılması amacıyla gizli bir anlaşmaya aracılık ettiğini ortaya çıkardı.
Suriye resmî haber ajansı SANA, 18/8/2026 tarihinde, “Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Grossi, eski rejimden miras kalan Suriye nükleer kalıntılarının imha edilmesi amacıyla 17 ve 18 Ağustos tarihlerinde Suriye’yi ziyaret etti.” açıklamasında bulundu. Suriye resmî haber ajansı, yeni rejimin ihanetleri açıkça gerçekleştirme politikasını izleyen alçaklığını övünerek şu ifadelerle dile getirdi. “Eski rejimin 8 Aralık 2024’te düşmesinden bu yana yeni Suriye devleti, eski rejimden miras kalan dosyalarla ilgili olarak, daha önce Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile ilişkilerde hâkim olan gizleme ve oyalama politikasından uzak, ulusal sorumluluk anlayışıyla hareket etmeyi seçmiştir. Bunların başında da açıklanmamış nükleer dosya gelmektedir.”
Ayrıca Yahudi varlığıyla 6/1/2026 tarihinde, Amerika’nın himayesinde Fransa’nın başkenti Paris’te, şu hususları içeren bir anlaşma imzalamıştır: “Anlık istihbarat koordinasyonu ve gerilimi azaltmak amacıyla ortak bir iletişim hücresi olarak ortak bir entegrasyon mekanizmasının oluşturulması. Ortak mekanizma ayrıca Amerika’nın gözetiminde diplomatik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesini de kapsamaktadır.” Böylece Ahmed eş-Şera’nın Yahudi varlığı karşısında boyun eğme, teslim olma ve ihanetleri gerçekleştirme konusunda en alçak rejimlerle yarıştığı görülmektedir. Bu konuda, Yahudi varlığına hizmet etmeyi kutsal kabul eden Filistin’deki Abbas yönetimiyle yarışmaktadır!
Türkiye’nin 17/8/2026 tarihindeki tepkisi ise korkakça ve aşağılayıcıydı. Türkiye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bir açıklama yayımlayarak şöyle dedi: “Netanyahu’nun ofisi tarafından Türkiye’ye yöneltilen iddialar, Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan hukuksuz İsrail saldırılarını meşrulaştırmayı amaçlamaktadır.”
Türkiye’nin bu korkakça tepkiyi göstermesi, Amerika’nın itidal gösterilmesi, savaşa sürüklenilmemesi ve savaşın kapsamının genişletilmemesi yönündeki talimatları doğrultusunda gerçekleşmiştir. Bu, Amerika’nın Gazze’ye yönelik saldırısından bu yana üç yıldır uyguladığı sinsi bir hiledir. Trump, sevgilisi ve dostu Erdoğan’ı, Yahudi varlığının Gazze’ye ve İran’a yönelik saldırılarına müdahale etmemesi nedeniyle övmüştür. Bu varlık ise Amerika’nın desteğiyle Gazze’deki suçlarını hâlâ sürdürmekte, bunlara Batı Şeria’nın yanı sıra Lübnan ve Suriye’deki suçlarını da eklemektedir. Amerika, bu varlığı bölgenin tamamını kendi nüfuzuna boyun eğdirmek, bölgenin onun pençesinden kurtulmasını engellemek, İslam’ın yeniden yönetime gelmesinin ve Nebevî Metot üzere Raşidî Hilafetin kurulmasının önüne geçmek için bir araç olarak kullanmaktadır.
- Amerika, Yahudi Varlığına Gazze’deki Soykırımı Sürdürmesi İçin Yeşil Işık Yakıyor
16/8/2026 tarihinde, Amerikan Özel Temsilcisi Jared Kushner’ın, Trump Barış Konseyi Başkanı Nikolay Mladenov ve konsey üyesi, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair ile birlikte, Kahire’de Hamas heyetiyle, Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye başkanlığında bir görüşme gerçekleştirdiği duyuruldu. Görüşmede, yalancı şahitler ve Hamas’a Amerika’nın istediği her şeyi kabul etmesi için baskı araçları olarak Mısır, Türkiye ve Katar’dan üst düzey yetkililer de hazır bulundu.
Ardından Kushner, işgal altındaki Filistin’e geçerek Tel Aviv’de Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu ile görüştü. Kushner, 17/8/2026 akşamı Netanyahu ile görüşmesinin ardından işgal altındaki Filistin’den ayrılır ayrılmaz, Yahudi saldırıları Gazze Şeridi’nde yoğunlaştı.
Gazze Şeridi İçişleri Bakanlığı, 8 güvenlik görevlisi ile yerinden edilmiş bir çocuğun şehit olduğunu açıkladı. Böylece 24 saat içinde şehit olanların sayısı yaklaşık 17’ye yükseldi. Bu, Netanyahu’nun Amerika’dan, daha fazla katliam gerçekleştirmesi için yeşil ışık aldığı anlamına gelmektedir. Yahudi varlığı, yaklaşık üç yıldır doğrudan Amerikan desteğiyle gerçekleştirdiği katliamlara, Hamas’ın teslim olması ve silahlarını hiçbir şart ileri sürmeden teslim etmesi için baskı yapmak amacıyla devam etmektedir.
Bunu 16/8/2026 tarihinde Filistinli bir kaynak da El Cezire’ye yaptığı açıklamayla doğruladı. Kaynak, “Amerikan Özel Temsilcisi, Trump’ın, Gazze’de başka herhangi bir adımdan önce grupların silahsızlandırılmasını temel bir adım olarak gördüğünü belirtti. Ayrıca Hamas yönetimine, İsrail seçimlerinin sonuçlarına güvenmemesini tavsiye etti.” dedi.
Görüşmeler hakkında bilgi sahibi olan Yahudi bir kaynak da bunu doğruladı. Yahudi Kanal 12, 18/8/2026 tarihinde bu kaynağın şu sözlerini aktardı: “Kushner ve Netanyahu, Hamas tamamen silahsızlandırılmadan Gazze Şeridi’nde yeniden imar çalışmalarına yönelik herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmeyeceği konusunda anlaştı. İlk adımın, Hamas’ın silahlarını teslim etmesi ve ardından bunların Amerikan gözetiminde imha edilmesi olması kararlaştırıldı. Silahsızlandırma, ağır ve hafif silahların fiilen toplanması sürecini de kapsıyor. Taraflar ayrıca İsrail ordusunun hareket serbestisine sahip olması ve suikast politikasını sürdürmesi konusunda anlaştı.”
Bu nedenle Yahudi varlığının İç Güvenlik Bakanı suçlu Itamar Ben-Gvir, Amerikan tutumundan cesaret alarak 18/8/2026 tarihinde Gazze’de her gün 30 ila 40 Filistinlinin öldürülmesini talep etti. Bu, yöneticilerinin Yahudi varlığıyla iş birliği yapmaları, Amerika’ya boyun eğmeleri ve Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik saldırılarını hafifletmesi için Amerika’ya yalvarmaları karşısında Müslümanların kanına doymak istemesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bu yöneticiler, Yahudi varlığının suçları karşısındaki korkakça tutumları ve Amerika’nın bu suçları destekleyen tutumu karşısında halklarının gözünde maskelerini düşürmüşlerdir. Üstelik onlar Amerika’ya bağlılıklarını sürdürmekte ve bu suçlu varlıkla normalleşmeye devam etmektedirler.
Netanyahu, Trump Barış Konseyi tarafından kabul edilen ve Hamas’ın da onayladığı yol haritasını uygulamayı reddettiğini açıkladı ve Gazze Şeridi’nden herhangi bir İsrail çekilmesinden önce hareketin silahsızlandırılması şartında ısrar etti.
Amerikan CNN ağı, “Netanyahu, Kushner ve Barış Konseyi İcra Direktörü Nikolay Mladenov’a, İsrail’in Gazze’den askerlerini çekmeye başlamasından önce Hamas’ın tamamen silahsızlandırılması için öncelikle adımlar atması gerektiğini söyledi.” şeklinde haber yaptı. Amerika’nın tutumu da budur. Amerika, Hamas’ı ve kendisine bağlı olan bölge yöneticilerini aldatmak için çalışmaktadır. Esnek ve yoruma açık bir girişim ortaya koymakta, Yahudi varlığına bunu uygulama konusunda oyalama ve manevra yapma alanı bırakmakta ve Gazze’ye yönelik saldırılarını ve oradaki soykırım operasyonlarını sürdürmesine onay vermektedir. Çünkü Amerika, daha ilk günden, Başkanı Trump’ın ifadeleriyle, Gazze’yi halkının çoğunluğundan boşaltmak ve orayı bir tatil merkezine dönüştürmek istediğini açıklamıştır. Trump, haritaya baktığında İsrail’i küçük gördüğünü ve büyük olmasını istediğini belirtmiştir. Bu nedenle Yahudi varlığı, çeteleri ve askerleriyle Batı Şeria’da baskınlar düzenlemeye, toprakları ele geçirmeye ve evlere baskın yaparak bazılarına el koymaya, bazılarını ise yıkmaya devam etmektedir. Yahudi varlığındaki büyükelçisi Huckabee de bunu açıkça desteklemektedir. Amerika’nın zaman zaman bu eylemlerden bazılarını eleştirmesi ise yalnızca göz boyamaktan ibarettir.
- İran, Irak’ta Kendisinden Geriye Kalan Bölgesel Nüfuzunu Korumaya Çalışıyor
İslamî Şûra Meclisi Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, 19/8/2026 tarihinde üç gün sürecek bir ziyaret için Bağdat’a ulaştı. Galibaf, ziyareti sırasında Iraklı yetkililer ve siyasi güçlerin liderleriyle görüşerek bölgedeki gelişmeleri, Amerika’nın savaşını ve Hürmüz Boğazı krizini ele alacak.
Varışında yaptığı açıklamada, “Tahran ve Bağdat, iki ülkenin güvenliğini sağlamlaştırmak amacıyla pratik ve büyük adımlar atacaktır. Irak, bölgede önemli bir devlettir ve iki ülke arasındaki ilişkiler, bölgedeki gelişmeler açısından temel ve merkezi bir öneme sahiptir.” dedi. Ayrıca “iki ülkeyi birbirine bağlayan ilişkilerin niteliğinin dikkate alınması ve Irak’ın Hürmüz Boğazı üzerinden petrol ihracatı konusunda özel bir konuma sahip olması gerektiğini” ifade etti. Bunun yanında ülkesinin, özellikle ticari ve ekonomik alanlarda ikili iş birliğini güçlendirmeye önem verdiğini belirtti. Bütün bunlar, İran’ın Irak’ta kendisinden geriye kalan nüfuzunu koruması için Irak’ı teşvik etme amacı taşımaktadır.
Bu ziyaret, Amerika’ya bağlı Irak hükümetinin İran yanlısı örgütlere karşı yürüttüğü ve bunları tasfiye etmeyi veya zayıflatmayı amaçlayan kampanyayla bağlantılıdır. Bu süreç, yolsuzlukla mücadele kampanyası ve silahın devletin elinde toplanması kampanyası kapsamında yürütülmektedir. Hükümet, bununla ilgili işlemlerin tamamlanması için gelecek eylül ayının sonunu belirlemiştir. Buna karşılık İran yanlısı Irak Hizbullah Tugayları silahlarını teslim etmeyi reddetmekte ve bu silahların direniş silahı olduğunu kabul etmektedir.
Bu durum, Amerika’nın Irak’a, kendisine ve Körfez bölgesindeki ajanlarına karşı kullanılan silahların devletin elinde toplanması yönündeki emirleriyle aynı zamana denk gelmektedir. Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13/7/2026 tarihinde Amerika’yı ziyaret edip Başkanı Trump ile görüştüğü sırada bu emirleri aldı.
Galibaf’ın ziyaretinden iki gün önce, Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesrur Barzani’nin ofisine ve Erbil’de yerel güvenlik teşkilatı müdürünün merkezine yönelik bir saldırı gerçekleşti. Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, İran’dan resmî bir açıklama talep etti. İran ise kendisi ile Irak arasında imzalanan ve İranlı silahlı Kürt grupların sınır bölgelerinden uzaklaştırılmasını ve bunların bulunduğu bölgelerin Irak güçlerine teslim edilmesini öngören güvenlik anlaşmasının uygulanmasını talep etmektedir.
Bu ziyaret, savaşın ve bütün cephelerdeki askerî operasyonların sona erdirilmesiyle ilgili mutabakat zaptının birinci maddesiyle bağlantılıdır. Yani Galibaf, Irak’ta ve Körfez’de İran yanlılarının Amerika yanlılarına yönelik saldırılarının durdurulması karşılığında İran’ın Irak’taki kazanımlarının korunması konusunu görüşecektir.
Galibaf, Amerika ile müzakere eden İran heyetinin başkanı olarak tanınmaktadır. Onun, dış politikanın Devrim Muhafızları ve bölgesel gruplarla ve savaşın sona erdirilmesine yönelik düzenlemelerle kesiştiği dosyalarda hareket ettiği bilinmektedir.
Dış politikada bu rolü oynaması için neden onun seçildiğine ise İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, İran’ın IRNA haber ajansının 7/8/2026 tarihinde yayımladığı bir röportajda şu sözlerle açıklık getirdi. “Galibaf’tan heyetin başkanlığını üstlenmesini, hükümetin, parlamentonun, yargının, silahlı kuvvetlerin ve devletin diğer kurumlarının müzakerelere katılımını göstermek ve müzakereleri yalnızca hükümete ait bir süreç olarak sunmamak amacıyla istedim.” Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise “ülkenin resmî diplomatı”dır. Yani Galibaf resmî bir diplomat değildir; onun seçilmesi, devlet kurumları arasındaki mutabakatların sonucudur. Galibaf’ın, Devrim Muhafızları ile İran’daki siyasi kademeler arasındaki iletişimde koordinatör ve temel şahsiyet olarak rol oynadığı bilinmektedir. Ayrıca Irak hükümetinin başına Ali ez-Zeydi’nin seçilmesi konusunda kendisine danışılan kişiler arasında yer aldığı da bilinmektedir. Yani Amerika, İran ile ilişkileri iyi olan Nuri el-Maliki yerine Ali ez-Zeydi’nin seçilmesini kabul etmiştir. Nuri el-Maliki Amerika’ya hizmet etmiş ve Amerika’nın Irak’taki nüfuzunu koruyan güvenlik anlaşmasını onunla imzalamıştı; ancak Amerika artık onun hizmetlerinden vazgeçmiştir.
İran, özellikle kendisine bağlı çevreler arasında olmak üzere Irak’ta sınırlı bir nüfuz elde etmiş ve Amerika da buna izin vermişti. Çünkü İran, Amerika’nın yörüngesinde hareket ediyor ve Irak’ta ve başka yerlerde onun çıkarlarını güvence altına alıyordu. Nitekim eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ve eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ebtehî gibi İranlı yetkililer de bunu açıklamışlardı. Ancak Amerika daha sonra bu politikayı değiştirmeye karar verdi ve İran’ı yörüngesinde bulunan bir devlet olarak bırakmayıp kendisine bağlı bir devlet hâline getirmek için çalışmaya başladı. Bu amaçla 28 Şubat’tan itibaren İran’a karşı savaş başlattı. Ardından iki taraf arasında görüşmeler gerçekleştirildi, ancak bu görüşmeler hâlâ çıkmaza girmiş durumdadır ve Amerika henüz istediği sonuca ulaşamamıştır. Bu nedenle Amerika, İran’a her yönden baskı yapmakta; bunlardan biri de İran’ın Irak’taki varlığının tasfiye edilmesidir. Bu sebeple İran, Irak’taki mevcut varlığından geriye kalanları korumak amacıyla yeni hükümetle sorunlarını çözmeye ve ona teşvikler sunmaya çalışmaktadır.
Esad Mansur