– 8 –
- Allah’ın Savaştan Geri Kalanları Azarlaması ve Tehdit Etmesi
- Onları acılı azapla cezalandırmakla tehdit etmesi
- Onların yerine savaşacak yeni nesli ortaya çıkarması
- Onların sorununun dünyaya düşkün olmaları
- İslam Devleti’ni kurmak için Rasulüne gösterdiği yardım
- Hicret ederken mağarada saklanırken ona ve arkadaşına yardım etmesi
- Rasul’ün devletinin tekrar kurulmasına çalışmanın farzı
- Çalışmada gizlilik ve tedbir alınması
يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا مَا لَـكُمۡ اِذَا قِيۡلَ لَـكُمُ انْفِرُوۡا فِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ اثَّاقَلۡـتُمۡ اِلَى الۡاَرۡضِ ؕ اَرَضِيۡتُمۡ بِالۡحَيٰوةِ الدُّنۡيَا مِنَ الۡاٰخِرَةِ ۚ فَمَا مَتَاعُ الۡحَيٰوةِ الدُّنۡيَا فِى الۡاٰخِرَةِ اِلَّا قَلِيۡلٌ ﴿۳۸﴾ اِلَّا تَـنۡفِرُوۡا يُعَذِّبۡكُمۡ عَذَابًا اَلِيۡمًاۙ وَّيَسۡتَبۡدِلۡ قَوۡمًا غَيۡرَكُمۡ وَلَا تَضُرُّوۡهُ شَيۡـًٔــا ؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَىۡءٍ قَدِيۡرٌ ﴿۳۹﴾ اِلَّا تَـنۡصُرُوۡهُ فَقَدۡ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذۡ اَخۡرَجَهُ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا ثَانِىَ اثۡنَيۡنِ اِذۡ هُمَا فِى الۡغَارِ اِذۡ يَقُوۡلُ لِصَاحِبِهٖ لَا تَحۡزَنۡ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا ۚ فَاَنۡزَلَ اللّٰهُ سَكِيۡنَـتَهٗ عَلَيۡهِ وَاَيَّدَهٗ بِجُنُوۡدٍ لَّمۡ تَرَوۡهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِيۡنَ كَفَرُوا السُّفۡلٰى ؕ وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِىَ الۡعُلۡيَا ؕ وَاللّٰهُ عَزِيۡزٌ حَكِيۡمٌ ﴿٤٠﴾ اِنْفِرُوۡا خِفَافًا وَّثِقَالًا وَّجَاهِدُوۡا بِاَمۡوَالِكُمۡ وَاَنۡفُسِكُمۡ فِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ ؕ ذٰلِكُمۡ خَيۡرٌ لَّـكُمۡ اِنۡ كُنۡتُمۡ تَعۡلَمُوۡنَ ﴿٤۱﴾
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki; Allah yolunda topluca savaşa çıkın denildiğinde, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa ahirete nazaran dünya hayatının tadı ve zevki hiç denecek kadar azdır.” (38)
“Savaşa topluca çıkmazsanız Allah sizi acılı azapla cezalandırır ve sizi (savaşacak) başka bir kavimle değiştirir. O’na hiçbir zarar vermezsiniz. Nitekim Allah her şeye kadirdir.” (39)
“Ona (Rasul’e) nusret vermezseniz, yardım etmezseniz, (zamanında) Allah ona yardım etmişti. O zaman kâfirler onu (Mekke’den) iki kişinin ikincisi olarak çıkarttılar. İkisi de mağaradayken arkadaşına, ‘Üzülme, Allah bizimle beraberdir.’ diyordu. Allah onun üzerine sükûnet indirdi ve görmediğiniz askerlerle onu destekledi. Kâfirlerin sözünü alçak kıldı ve Allah’ın sözünü yüceltti. Zira Allah Aziz ve Hakîm’dir.” (40)
“(Ey iman edenler!) İster kolay ister zor, gücünüz az veya çok, topluca savaşa çıkın. Allah uğrunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer biliyorsanız, bu amel (cihad) sizin için daha hayırlıdır.” (41)
Allah, cihada gitmekten üşenen ve tembellik gösteren iman edenleri azarlayarak onlara, “Size ne oldu ki; Allah yolunda topluca savaşa çıkın denildiği zaman, yere çakılıp kaldınız?” hitabıyla çatmıştır.
“Yere çakılıp kalmak” ifadesi, ne kadar tembellik gösterdiklerini tasvir etmek için kullanılan temsili bir ifadedir. Belağatta buna temsili ibare denilir. Cihada çıkmayan, daveti yüklenmeyen ve diğer farzları yerine getirmeye çalışmayan kimselerin misali, yere çakılıp kalanlardır. O kadar tembel veya dünyaya düşkündürler ki yere yapışır, kalkmak istemezler.
Tebük Savaşı’nda bütün Müslümanlar savaşa çağırılınca bazıları tembellik gösterdiler. Çünkü o zamanda hava çok sıcaktı, yol uzaktı ve meşakkatliydi. Bu nedenle gitmekten üşendiler ve gevşeklik gösterdiler. Birkaç kişi hiç gitmedi. Münafıklar ise âdetleri olduğu üzere sürekli mazeret uydurmaya başladılar.
“Size ne oldu ki?” sorusu, inkârî soru denilip kınama anlamı taşır. Ayetin devamında bu anlam pekiştirilir: “Yoksa ahiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz?” Ahirete iman edenlere bu bir hakaret sayılır ve onlara yakışmaz. Hem ahirete inanıyoruz derken nasıl olur da dünya hayatını buna tercih edersiniz? Ayetin devamında Allah onlara, “Oysa ahirete nazaran dünya hayatının tadı ve zevki hiç denecek kadar azdır.” deyip hatırlatır. Çünkü mümindirler; hatırlatma onlara fayda verir, münafıklara ise hiç fayda vermez. Birçok ayette buyurduğu gibi dünya hayatı pek kısadır, zevki ve nimetleri pek geçicidir. Fakat ahiret daimidir, ebedidir, sonu yoktur; zevki, lezzeti ve nimetleri kesilmez ve eksilmez diye hatırlatılır. Ahiretteki hayatın bazı sahneleri tasvir edilir, müminlere resimleri çizilerek zihinlerinde canlandırılır; sanki onu görüyor ve yaşıyorlar şeklinde anlatılır. Oradaki zevk ve lezzet o kadar büyüktür ki dünyadakilerle mukayese edilemez.
Öyleyse müminler oraya geçmek için tembelliği bırakıp hızlıca savaşa fırlasınlar ki bu büyük nimeti kazanmanın en kısa yolu olan şehitliği kazansınlar. Bunu kazanamazlarsa gaziliği kazansınlar, şehidin sevabına nail olsunlar.
Bazılarına ahireti kazanmaya yönelik bu teşvik yaramazsa ağır tehdit geldi: “Savaşa topluca çıkmazsanız Allah sizi acılı azapla cezalandırır.” buyuruldu. Savaşı sevmeyip yere çakılanlara, dünyayı da kaybedeceksiniz denildi. Böylece hem dünyayı hem ahireti kaybetmiş olursunuz.
Onları sıkıntılı ve zilletli bir yaşam içinde boğdurur. Zira savaşa çıkmazsa düşman onlara saldırır. Galip gelince mallarına ve arazilerine el koyar, zillete düşürerek canlarını yakar, kadınlarına dokunur, adamlarını ve çocuklarını ezer.
Ecelleri gelinceye kadar bu zilletli hayat içinde boğuşurlar. Ölünce onların yerine bambaşka müminleri getirir. Onlara, “Sizi (savaşacak) başka bir kavimle değiştirir.” diyerek tehditte bulunur. Onları yok edince “O’na hiçbir zarar vermezsiniz.” buyurdu. Çünkü onların hiç değeri yoktur; onları helak edince Allah zarar görmez, onların eksikliği hiçbir şeyi değiştirmez. Allah’ın zatına asla bir zarar getiremezler. Dinine sahip çıkmadıkları için de bir zarar getiremezler. Çünkü dinini korumak ve yükseltmek için başka insanları meydana getirir. “Nitekim Allah her şeye kadirdir.”
Hilafet yıkıldıktan sonra barışı, herhangi bir şekilde yaşamayı ve dünyayı tercih eden, maddiyata, şehvet ve lezzetlere düşkün nesiller yetiştirmeye başladılar. Sırf vatan ve millet uğrunda savaşmaya teşvik edildi. Allah uğrunda savaşmayı unutturdular; bunun mefhumunu ve terimini çirkin gösterdiler. Böylece sıkıntılı, huzursuz ve zilletli hayat kendilerine hazırlandı. Bu nesiller yavaş yavaş değişik hâllerde helak oluyor, onların yerine cihada âşık nesiller yetişmeye başladı. İslam davetini taşıyanlar bu nesilleri yetiştirmeye ve kamuoyu hazırlamaya başladılar. Nihayet Allah onlara nusret ve imkân verecek, böylece onlara İslam otoritesini kurdurur. Böylece Hilafeti tekrar kurarlar. Ancak bu şekilde toplum değişir, şehit olmayı özleyen nesiller meydana çıkar. Kahraman, fatih ecdatlarının siyerini canlandırırlar.
“Allah her şeye kadirdir.” ayeti bir haber ifadesidir. Bunun manası, herkese rağmen, kâfirlere ve onların laik, sosyalist ve demokrat dostlarına rağmen Allah bunu gerçekleştirecektir.
Allah, sözünü yükseltmek ve dinini yaymak için Rasulüyle beraber savaşmaktan üşenenler, oturmayı sevenler ve dünyayı tercih edenlere muhtaç olmadığını bildirerek Rasulüne, onlarsız yardım ettiğini hatırlatır; kudretini ve gücünü gösterir: “Ona (Rasul’e) nusret vermezseniz, yardım etmezseniz, (zamanında) Allah ona yardım etmişti.” Hâlbuki hiç ordusu ve silahı yokken yardım etti. “O zaman kâfirler onu Mekke’den çıkarttılar.” Onlar onu çıkmaya zorladıklarından dolayı, onu çıkarttılar sayılırlar.
Daha önce tefsir ettiğimiz Enfal suresinde geçen ayette bu konuya değinildi:
وَاِذۡ يَمۡكُرُ بِكَ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا لِيُثۡبِتُوۡكَ اَوۡ يَقۡتُلُوۡكَ اَوۡ يُخۡرِجُوۡكَؕ وَيَمۡكُرُوۡنَ وَيَمۡكُرُ اللّٰهُؕ وَاللّٰهُ خَيۡرُ الۡمٰكِرِيۡنَ ﴿۳۰﴾
“Hatırla ki, kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek veyahut (yurdundan) çıkarmak için sana tuzak (plan) kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar, Allah da tuzak kuruyor. Fakat tuzak kuranların en iyisi Allah’tır.” (Enfal 30)
Meclislerinde Rasulullah hakkında karar almak üzere toplandılar. Bu üç görüşü tartıştılar. Nihayet onu öldürmek üzerinde oybirliğiyle karar aldılar. Allah onların ellerinden onu kurtardı. Bu şekilde onu Mekke’den çıkmaya zorlamış ve çıkarmış oldular.
Tek başına hicret etmedi. Allah ona, en samimi arkadaşı olan Ebu Bekir’i refakatçi kılarak beraber hicret etmelerini sağladı. Nitekim Ebu Bekir kendisi ve Rasulullah için iki deve satın aldı ve rehberi gizlice ayarlayıp kiraladı. Üç gün mağarada saklanırken onun kızı Esma her gün onlara yiyecek getiriyordu. Allah böylece Ebu Bekir’in değerini yükseltti. Ayette “iki kişinin ikincisi olarak çıkarttılar” ifadesiyle buna işaret etti. Sadece silahsız bir kişi vardı.
İşte düşmanlardan sakınırken onlardan korunmak ve önemli işleri yapmak için tedbir alınır ve gizliliğe gidilir. Nusreti talep ederken ve nusret verenlerle biatlaşırken gece yarısında gizliliğe başvurdu. Böyle durumlarda tedbir almak ve gizlilik gereklidir. Çünkü düşmanlar bilirlerse işi bozar ve zarar getirirler.
Fikrî ve siyasî mücadele açık olmalıdır; fikirler ve siyasî görüşler açıkça söylenmelidir. Zira Allah bunu Kur’an’da talep etti ve Rasulullah bu hususta örnek idi. Hiçbir zaman fikirlerini ve siyasî görüşlerini saklamadı. Açıkça yöneticilere çatıyordu, akaid ve fikirlerini çürütüyordu, siyasetlerini eleştiriyordu, entrikalarını ve sinsi planlarını ifşa ediyordu. İslam fikirlerini net şekilde ve alenen her yerde anlatıyor ve yaymaya çalışıyordu. İşte Rasulullah’ın metodu budur.
“İkisi de mağaradayken Rasulullah arkadaşı olan Ebu Bekir’e, ‘Üzülme, Allah bizimle beraberdir.’ diyordu.” Çünkü Ebu Bekir Rasulullah için korktu. Kureyş onu her an yakalayabilirdi. Hatta mağaraya geldiler, gireceklerdi. Fakat Allah onları şaşırtıp oradan uzaklaştırdı.
Müslüman Allah’a ve yardımına çok güvenince pek güçlü ve dayanıklı olur. Er geç Allah’ın yardımına ve zaferine inanarak hareket eder ve kâfirlerin ve dostlarının eziyetlerine karşı sabreder.
“Allah onun üzerine sükûnet indirdi.” buyururken kâfirlerin kendilerini yakalamasından duyduğu korkuyu giderdi, kalplerine emniyet ve huzur soktu. Bunun manası, Allah’ın kâfirlerin kendilerine dokunamayacağını bildirmesidir. Çünkü arkadaşına, “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” dedi.
Allah’ın “görmediğiniz askerlerle onu destekledi” buyurması, melekleri onun etrafına gönderip koruduğuna ve kâfirleri şaşırttığına işaret eder.
Daha önce tefsir ettiğimiz Tevbe 28. ayette Rasulü ve müminlere sükûneti ve görmedikleri askerleri indirdiği bildirildi. Meleklerin rolü, Enfal 12. ayette geçtiği gibi müminlere sebat vermektir. Çünkü Fussilet 30-32. ayetlerde geçtiği gibi melekler, “Rabbimiz Allah’tır.” deyip dosdoğru yolda giden müminlerin dostudur.
Böylece Allah, Rasulü ve arkadaşı Ebu Bekir Mekke’den Medine’ye hicret ederken meleklerle onları korudu ve kalplerine huzur ve itminan soktu. Hiçbir zaman kalpleri sıkıntılı değildi; korkuları ve telaşları da giderildi. Sanki emniyetli durum ve şartlarda hicret ettiler. Böyle büyük bir nimeti onlara tattırdı. Çünkü dünya ve mal için göç etmediler; sırf Allah’ın sözünü yükseltmek için yurtlarını ve mallarını terk edip hicret ettiler.
Nitekim Allah şöyle buyurdu:
وَمَنۡ يُّهَاجِرۡ فِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ يَجِدۡ فِى الۡاَرۡضِ مُرٰغَمًا كَثِيۡرًا وَّسَعَةًؕ وَمَنۡ يَّخۡرُجۡ مِنۡۢ بَيۡتِهٖ مُهَاجِرًا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُوۡلِهٖ ثُمَّ يُدۡرِكۡهُ الۡمَوۡتُ فَقَدۡ وَقَعَ اَجۡرُهٗ عَلَى اللّٰهِ ؕ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوۡرًا رَّحِيۡمًا﴿۱۰۰﴾
“Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Kim Allah ve Resulü için hicret etmek üzere evinden çıkıp yolda ölüm ona yetişirse onun sevabı, mükâfatı Allah üzerinde bir haktır. Allah daima mağfiret ve rahmet sahibidir.” (Nisa 100)
Bu ayetin tefsirini yapmıştık ve hicret konusunu izah etmiştik. Oraya dönebilirsiniz.
Allah, nusret ve devlet vasıtasıyla “Kâfirlerin sözünü alçak kıldı ve Allah’ın sözünü yüksek kıldı.” buyurdu.
İslam Devleti’ni kurunca kendi sözünü yükseltmiş ve kâfirlerin sözünü alçaltmış oldu.
İşte kâfirler bu devletin kuruluşunu engellemeye çalıştılar. Rasulullah ve onunla birlikte çalışan müminlere çok eziyet çektirdiler. Onları Ebu Talib’e ait dağın eteğinde üç sene hapsettiler. Bir kısmını öldürdüler, çoğunu Habeşistan’a hicret etmeye zorladılar. Meclislerinde toplantı yapıp Rasulullah’ı öldürme kararını oybirliğiyle aldılar ve öldürmeye teşebbüs ettiler.
Fakat “Allah Aziz ve Hakîm’dir.” Allah onlardan daha güçlüdür, müminleri kâfirlere galip getirir. Bütün bu olaylarda bir hikmeti vardır. Belli bir maksadı vardır.
Bu zorluklar ve sıkıntılar olmadan dinini rahatça yükseltebilir. Fakat müminlerin mücadelesini ister. Onların mücadelesi ve çok eziyet çekmeden zaferi elde edemeyecek ve İslam Devleti’ni kuramayacaklardır.
Bu asırda Rasulullah ve sahabeler gibi davetini taşıyanlara bir mesaj vardır: Daveti yüklenirken kâfirlerden ve onların dostları olan laik, demokrat ve sosyalistlerden korkmasınlar. “Allah bizimle beraberdir.” diyerek kâfirlerin ve dostlarının eziyetlerine karşı dayansınlar. Çünkü bunlar İslam’ın izzetini ve yönetime dönüşünü asla istemezler. Tamamen Kureyş’in liderleri gibidirler. İslam davetini taşıyanları ya hapse atar, ya yurtlarından çıkarır veyahut öldürürler.
Allah, iman edenlere Rasulünü onlar olmaksızın nasıl desteklediğini ve devlet kurmakla nasıl sözünü yükselttiğini hatırlattıktan sonra, onlara cihad ibadetini bir farz olarak kıldığı için “İster kolay ister zor, gücünüz az veya çok, topluca savaşa çıkın. Allah uğrunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin.” diye hitap etti. Yoksa dinini onlarsız yükseltebilir. Fakat müminlerin cihad etmelerini ve mücadele etmelerini kesin şekilde talep eder; yoksa onlara acılı azap verir.
Cihad etmek, malla ve canla Allah yolunda savaşmak bir farz olarak kılındı. Ancak bu farz, kifaye farzıdır. Bir kısım Müslümanlar onu yerine getirirlerse diğerlerinden sakıt olur. Bir kısım yerine getiremezse herkesin boynunda farz-ı ayn gibi kalır.
Hem de cihadla Müslümanların canları, ırzları, malları ve diyarları korunur. Bu nedenle Allah, “Eğer biliyorsanız, bu amel (cihad) sizin için daha hayırlıdır.” buyurmuştur.
Cihadı ilan edecek İslam Hilafet Devleti’ni kurmak için mücadele etmek farz-ı kifayedir. Eğer bir kısım Müslümanlar bu devleti kurarsa diğerlerinin üzerinden düşer. Şimdi çalışanlar vardır, fakat bugüne kadar kuramadılar. Bu sebeple bu farz diğer Müslümanların boynunda kalır. Çalışanlarla beraber çalışmalı ve en azından bunlara destek vermelidir.
Müslümanlar, Hilafeti reddeden zalim rejimlere, milliyetçi, vatancı, demokratik, laik, sosyalist ve sair gruplara ve kişilere karşı İslam davetini taşıyanların yanında durup yardımcı olmalıdır ki Allah onlardan razı olsun.