Haberler Kısa Bir Bakış

  • Yahudi Varlığı, Aşağılayıcı Bir Tutum Sergileyen Suriye ve Türkiye’yi Tehdit Ediyor

Yahudi varlığının Savaş Bakanı Yisrael Katz, 25.08.2026 tarihinde Şam’a yakın bir mesafede, Suriye topraklarındaki Şeyh Dağı’nda (Golan Tepeleri) kasılarak tehditler savurdu.

Şöyle dedi:

“Şam’daki sarayınızda sabah uyandığınızda Şeyh Dağı’na bakıp İsrail ordusunu gördüğünüzde, burada olduğumuzu bilin. İsrail’e yönelik cihatçı tehditler bulunduğu sürece Şeyh Dağı’ndan ve Suriye’nin güneyindeki güvenlik bölgesinden çekilmeyeceğiz. Güçlerimiz Şeyh Dağı’nın, Golan Tepeleri’nin ve güvenlik bölgesinin tamamına yayılmış durumdadır. Şam’a, 35 km mesafeden bakmakta ve Hizbullah’ın kalesi olan Lübnan’ın Bekaa bölgesini gözetlemektedir. İsrail ordusu, tehditleri etkisiz hâle getirmek amacıyla Suriye’de her gün operasyonlar düzenlemektedir.”

Aynı şekilde Türkiye’yi de tehdit ederek şöyle dedi:

“İsrail, Türkiye’nin Suriye’de konuşlanma girişimine karşı harekete geçti. Çünkü bu girişim İsrail’in güvenlik çıkarlarını tehlikeye atıyordu. Meseleyi hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça ortaya koyduk ve gelecekte de bu tutumumuzu sürdüreceğiz.” (Arab 48)

Suriye’nin verdiği cevap ise aşağılayıcı nitelikteydi. Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani’nin ağzından yapılan açıklamada, bu adımın “gayrimeşru bir giriş” olduğu, “açık bir provokasyon teşkil ettiği ve uluslararası hukuk ile Birleşmiş Milletler Şartı’nın ihlali anlamına geldiği” ifade edildi. Ayrıca uluslararası topluma “hukuki ve siyasi sorumluluklarını yerine getirmesi” çağrısında bulunuldu. Bu tutum, sürekli olarak kendisini koruması için Birleşmiş Milletler’den yardım isteyen ve Yahudi varlığını kurup onu koruyan Abbas yönetiminin aşağılayıcı tutumuna benzemektedir.

Nitekim Yahudi varlığı, 18.08.2026 tarihinde gerçekleştirdiği 8 hava saldırısıyla Türkiye’ye yakın konumda bulunan ve Suriye’nin yeniden inşa etmekte olduğu Ebu’z-Zuhur askerî havaalanını tahrip etti. Suriye ve Türkiye ise bu saldırıya karşı herhangi bir karşılık vermeyerek aşağılayıcı ve haince bir tutum sergilediler. Sadece Yahudi varlığını hiçbir şekilde etkilemeyen kınama ve protestolarla yetindiler.

Hatta Suriye yönetimi, Yahudi varlığıyla görüşerek ondan yardım dilenmek suretiyle bir başka aşağılayıcı ve haince tutum daha sergiledi. Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, 24.08.2026 tarihinde Ürdün’de, ABD’nin himayesinde Yahudi varlığının istihbarat teşkilatı Mossad’dan bir heyetle “gerilimi azaltma” adı altında görüştü. Bu, Suriye’nin Yahudi varlığının saldırıları ne kadar artarsa artsın bunlara karşılık vermeyeceği anlamına gelmektedir.

Bununla birlikte Yahudi varlığının güçleri ertesi gün, 25.08.2026 tarihinde “Kuneytra kırsalının güneyindeki Sayda köyüne girerek köy çevresindeki çiftliklerden birinde arama yaptı.” Kendisine karşı koyacak hiç kimseyi bulamayan bu varlık, böylece Ahmet Şara’nın zillet  içindeki yönetimine, Suriye’nin güneyine yönelik operasyonlarını durdurmayacağına dair bir mesaj vermek istemektedir. Aynı zamanda buranın kendi güvenlik bölgesi olduğunu ve ne buradan ne de Golan’dan vazgeçmeyeceğini vurgulamaktadır.

  • Asım Münir, Trump’ın İran’a Dolaylı Elçisi

Pakistan Genelkurmay Başkanı ve ülkenin fiilî yöneticisi Asım Münir, 24.08.2026 tarihinde İran’ı ziyaret etti. İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ve diğer üst düzey siyasi ve güvenlik yetkilileriyle görüşmeler gerçekleştirdi ve yeni bir anlaşma açıklanmadan İran’dan ayrıldı.

Fransız Haber Ajansı (AFP), konu hakkında bilgi sahibi Amerikalı bir kaynağa dayandırdığı haberinde, “ABD Başkanı Trump, Asım Münir İran’a gitmeden önce geçen hafta kendisiyle telefon görüşmesi gerçekleştirdi.” ifadelerine yer verdi.

Anlaşılan o ki Trump, Asım Münir’e İranlılarla neler konuşacağı ve onlardan neler talep edeceği konusunda talimatlar verdi. Ayrıca ABD’nin yeni yaptırımları uygulamasının ardından İran’ın tutumunu öğrenmek istiyor. Böylece Asım Münir, Trump’ın İran elçisi ya da Pakistanlı Amerikan elçisi gibi yeni bir unvan daha kazanmış oldu. Zira doğrudan gönderilen Amerikan elçisinden daha fazla bilgiyi Amerikalılara ulaştırabilir.

Ziyaretin ardından Pakistan ordusu, “Asım Münir’in İran yönetimiyle kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdiğini; görüşmelerde daha fazla tırmanmayı önlemeye ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya yönelik tedbirlerin, çatışmanın sona erdirilmesinin hızlandırılmasının yanı sıra bölgesel barış ve müzakere yoluyla bir çözüme ulaşma yollarının ele alındığını” açıkladı.

Bu ziyaret, Asım Münir’in Amerikan mesajlarını iletmek ve İran yönetiminin durumu ile tutumu hakkında bilgiler edinerek bunları Washington’daki Beyaz Saray’da bulunan efendisine aktarmak amacıyla Tahran’a yaptığı üçüncü ziyaret olmuştur. Nitekim Trump, İran’ı kimin yönettiğini ve ülkede kararları kimin aldığını bilmediklerini söylüyor. Belki de Asım Münir ona bu konuda kesin bir haber getirecektir. Asım Münir, geçtiğimiz nisan ve mayıs aylarında da İran’ı iki kez ziyaret etmişti. Bunun ardından İran ile Amerika arasında ilk aşamalı anlaşmaya varılmış ve 18.06.2026 tarihinde bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.

Trump, İran’a karşı şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı gerçekleştirdiğini açıkladı. Ayrıca yönetiminin Hazine Bakanı, 24.08.2026 tarihinde İran’a yönelik yeni yaptırımların uygulanacağını duyurdu ve bunu “ekonomik saldırı” olarak nitelendirdi. Bunun yanı sıra İran’ın ticari ortaklarına yaptırım uygulamakla da tehdit etti.

Trump, İran’ı siyasi bir anlaşmaya zorlamak ve onu kendisine bağlı bir devlet hâline getirmek amacıyla askerî güç kullandı. Mutabakat zaptındaki hükümlerin uygulanmasına ilişkin müzakereler çıkmaza girince de İran’a baskı yapmak için ekonomik gücü kullanmaya başvurdu.

Görünen o ki Trump birtakım büyük hatalar yaparak ülkesini, yıkım ve ölümden başka bir sonuç getirmeyen bir savaşa sürükledi. Oysa İran, Amerika ile bir uydu devlet olarak hareket ediyor ve bölgede onun çıkarlarına hizmet ediyordu. Trump ise İran’ı kendisine bağlı bir devlet hâline getirmeyi arzuladı ancak bunu başaramadı. Onun yaptığı hatalar, Amerika’nın elinde en gelişmiş ve en ölümcül silahlar bulunmasına rağmen ne kadar zayıf olduğunu ortaya koydu. Herhangi bir devlet, kendisine zarar verilmiş olsa bile Amerika karşısında direnebilir.

  • Amerika: Nükleer Anlaşmanın Şartı, Suudi Arabistan’ın Yahudi Varlığını Tanıması

ABD yönetiminden bir yetkili, 25.08.2026 tarihinde Reuters’a yaptığı açıklamada, “Başkan Trump, Suudi Arabistan ile sivil nükleer enerji konusunda önerilen bir anlaşmayı Kongre’ye gönderdi. Ancak anlaşmanın, krallığın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi şartıyla yürürlüğe girmesinde ısrar ediyor.” dedi.

Amerika ile Suudi Arabistan, 22.07.2026 tarihinde nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması alanında iş birliği anlaşması imzaladı. Suudi Arabistan Enerji Bakanlığı, “Anlaşma; nükleer güvenlik, nükleer emniyet ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesine ilişkin en yüksek uluslararası standartlara uygun olarak, barışçıl nükleer enerji kullanımının geliştirilmesine katkı sağlayacak şekilde ikili iş birliğini güçlendirmeyi, uzmanlık, bilgi ve teknoloji paylaşımını desteklemeyi amaçlamaktadır.” açıklamasında bulundu.

Buna karşılık dönemin ABD Enerji Bakanlığı, “Anlaşma, milyarlarca dolar değerinde ve onlarca yıl sürecek bir ortaklığın hukuki çerçevesini oluşturuyor. Ayrıca iki ülkenin enerji güvenliğini ve ortak stratejik çıkarlarını güçlendiriyor.” açıklamasını yaptı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise, “Suudi Arabistan önemli bir stratejik ortaktır. Suudi Arabistan ile nükleer enerji alanında iş birliği anlaşması yapılması mantıklıdır. Bu tür herhangi bir anlaşma güvence mekanizmalarını içerecektir. Amerika, sivil nükleer anlaşmalar yapmak için sürekli olarak fırsatlar aramaktadır.” dedi.

Amerika, herhangi bir devletle hiçbir projeyi veya ilişkiyi sömürgeci hedefleri olmaksızın gerçekleştirmez. Suudi Arabistan’daki sözde barışçıl nükleer enerji programı projesinden milyarlarca dolar kazanmasının yanı sıra, Suudi Arabistan’ı “stratejik ortak” adı altında, yani bölgede kendi çıkarlarına hizmet eden stratejik bir müttefik olarak onlarca yıl boyunca kendisine bağlamaktadır. Bunun yanında Filistin’i gasp eden Yahudi varlığının tanınmasını da şart koşmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı’nın sözünü ettiği güvenceler de işte bunlardır.

Çünkü Yahudi varlığı, bölgede Amerika’nın ve sömürgeci Batı’nın kirli bir aracı ve silahıdır. Amerika ve Batı, kendi nüfuzundan ve genel olarak Batı’nın nüfuzundan kurtulmak isteyen bölgedeki her türlü girişime karşı bu aracı kullanmaktadır. Nitekim Almanya Başbakanı Friedrich Merz, 17.06.2025 tarihinde ZDF kanalına yaptığı açıklamada, “İsrail şu anda hepimiz adına, yani Batı adına kirli işi yapıyor. İran’a karşı İsrail’in gerçekleştirdiği operasyonlar için minnettarız.” demişti.

Amerika ve Batı, Filistin’in Müslümanların elinden çıkmış olmasını kalıcı hâle getirmek, onun artık İslam toprağı olmadığını ve Haçlı Batı’nın topraklarının bir parçası olduğunu kabul ettirmek istemektedir. Haçlı Seferleri sırasında da bunun için çalışmışlar, ancak yenilerek bölgeden kovulmuşlardı. Şimdi yeniden geldiler. Müslümanlar ise Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafeti kurduklarında onları tekrar kovacaklardır.

Esad Mansur