– 9 –

Cihat Etmemek ve Daveti Taşımamak İçin Bahane Uyduranların Hâli

Mazeretlerinin Kabul Edilmemesinin Daha Uygun Olması

Gelmemelerinin Daha Hayırlı Olması

Allah’a ve Ahirete İman Edenlerin Tutumu

Ciddi ve Samimi Olanların Sıfatları

Kadınların Rolü ve Sevabı

Çalışma ve Fetih Şerefini Kazanmaya Lâyık Olanlar

Münafıkların Fitne Çıkarmaları

Onları Dinleyenlerin Bulunması

لَوۡ كَانَ عَرَضًا قَرِيۡبًا وَّسَفَرًا قَاصِدًا لَّاتَّبَعُوۡكَ وَلٰـكِنۡۢ بَعُدَتۡ عَلَيۡهِمُ الشُّقَّةُ ‌ ؕ وَسَيَحۡلِفُوۡنَ بِاللّٰهِ لَوِ اسۡتَطَعۡنَا لَخَـرَجۡنَا مَعَكُمۡ ۚ يُهۡلِكُوۡنَ اَنۡفُسَهُمۡ‌ ۚ وَاللّٰهُ يَعۡلَمُ اِنَّهُمۡ لَـكٰذِبُوۡنَ﴿٤٢﴾  عَفَا اللّٰهُ عَنۡكَ‌ۚ لِمَ اَذِنۡتَ لَهُمۡ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِيۡنَ صَدَقُوۡا وَتَعۡلَمَ الۡـكٰذِبِيۡنَ‏ ﴿٤٣﴾  لَا يَسۡتَـاۡذِنُكَ الَّذِيۡنَ يُؤۡمِنُوۡنَ بِاللّٰهِ وَالۡيَوۡمِ الۡاٰخِرِ اَنۡ يُّجَاهِدُوۡا بِاَمۡوَالِهِمۡ وَاَنۡفُسِهِمۡ‌ؕ وَاللّٰهُ عَلِيۡمٌۢ بِالۡمُتَّقِيۡنَ‏ ﴿٤٤﴾  اِنَّمَا يَسۡتَاْذِنُكَ الَّذِيۡنَ لَا يُؤۡمِنُوۡنَ بِاللّٰهِ وَالۡيَوۡمِ الۡاٰخِرِ وَارۡتَابَتۡ قُلُوۡبُهُمۡ فَهُمۡ فِىۡ رَيۡبِهِمۡ يَتَرَدَّدُوۡنَ‏ ﴿٤٥﴾  وَلَوۡ اَرَادُوۡا الۡخُـرُوۡجَ لَاَعَدُّوۡا لَهٗ عُدَّةً وَّلٰـكِنۡ كَرِهَ اللّٰهُ انۢبِعَاثَهُمۡ فَثَبَّطَهُمۡ وَقِيۡلَ اقۡعُدُوۡا مَعَ الۡقٰعِدِيۡنَ‏ ﴿٤٦﴾  لَوۡ خَرَجُوۡا فِيۡكُمۡ مَّا زَادُوۡكُمۡ اِلَّا خَبَالًا وَّلَأًوۡضَعُوۡا خِلٰلَـكُمۡ يَـبۡغُوۡنَـكُمُ الۡفِتۡنَةَ ۚ وَفِيۡكُمۡ سَمّٰعُوۡنَ لَهُمۡ‌ ؕ وَاللّٰهُ عَلِيۡمٌۢ بِالظّٰلِمِيۡنَ‏ ﴿٤٧﴾  لَـقَدِ ابۡتَغَوُا الۡفِتۡنَةَ مِنۡ قَبۡلُ وَقَلَّبُوۡا لَكَ الۡاُمُوۡرَ حَتّٰى جَآءَ الۡحَـقُّ وَظَهَرَ اَمۡرُ اللّٰهِ وَهُمۡ كٰرِهُوۡنَ‏ ﴿٤٨﴾  وَمِنۡهُمۡ مَّنۡ يَّقُوۡلُ ائۡذَنۡ لِّىۡ وَلَا تَفۡتِنِّىۡ‌ ؕ اَلَا فِى الۡفِتۡنَةِ سَقَطُوۡا‌ ؕ وَاِنَّ جَهَـنَّمَ لَمُحِيۡطَةٌ ۢ بِالۡـكٰفِرِيۡنَ‏ ﴿٤٩﴾ 

“Eğer (münafıklar) yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı sana tâbi olurlardı. Fakat kendileri için meşakkatli ve uzak bir yol vardı. Sonra, ‘Gücümüz yetseydi sizinle beraber gelirdik.’ diyecekler. Fakat böyle yapmakla kendilerini helake sürüklerler. Oysa Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarını biliyor.” (42)

“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler ile yalan söyleyenler sana belli oluncaya kadar niçin onlara izin verdin?” (43)

“Mallarıyla ve canlarıyla cihat etmekten geri kalmak için Allah’a ve ahirete iman edenler senden izin istemezler. Allah, müttakileri bilir.” (44)

(Cihada gitmemek için) ancak Allah’a ve ahirete iman etmeyenler senden izin isterler. Onların kalpleri şüpheye düştü. Böylece onlar, şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.” (45)

“Onlar cihada çıkmak isteselerdi elbette onun için gerekli hazırlıkları yaparlardı. Fakat Allah, onların çıkışlarını istemedi ve onları geri çevirdi. Onlara, ‘Oturup kalanlarla beraber oturun.’ denildi.” (46)

“Zaten onlar sizinle beraber çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve fitne çıkarmak amacıyla içinizde bozgunculuk yapmaya çalışırlardı. Nitekim aranızda onları dinleyecek kişiler vardır. Allah, zalimleri iyi bilir.” (47)

“Daha önce de fitne çıkarmaya çalıştılar ve meseleleri tersine çevirdiler. Nihayet, onlar istemedikleri hâlde hak geldi ve Allah’ın emri galip oldu.” (48)

“Onlardan bazıları, ‘Bana izin ver, beni fitneye düşürme.’ der. Oysa onlar zaten tam anlamıyla fitneye düşmüşlerdir. Şüphesiz cehennem, kâfirleri kuşatacaktır.” (49)

İman etmedikleri için münafıklar cihada gitmek istemezler. “Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı sana tâbi olurlardı.” İşte onlar ancak dünyevî bir menfaat elde etmeye hazırdırlar. Ahirete inanmadıkları için Allah yolunda asla mücadele etmeye yönelmezler.

Çağrıldıkları yer olan Tebük, ikamet ettikleri Medine’den uzaktı. Bu nedenle “kendileri için meşakkatli ve uzak bir yol” vardı. Münafıklıklarını örtmek üzere bahaneler ve mazeretler uydurmaya başladılar: “Gücümüz yetseydi sizinle beraber gelirdik.” diyeceklerdi. Onlar, “böyle hareketle kendilerini helake sürüklediklerini” bilmezler. Çünkü bu yalanlardan dolayı ağır bir ceza görecekler ve böylece farkında olmadan kendilerini tehlikeye atmış olacaklardı. “Oysa Allah onların kesinlikle yalancı olduklarını biliyor.”

Allah’a gerçek anlamda inanmadıkları için O’nun, yalancı olduklarını bildiğini düşünmezler. Allah’ın sıfatlarına da gereği gibi inanmazlar. Allah’a inandıklarını söylerlerse bunu kalpten değil, sadece dilleriyle söylerler. Allah’ın kendilerini kontrol ettiğini, kalplerinden geçenleri, akıllarında düşündüklerini, niyet ve maksatlarını iyice bildiğini düşünmezler. Bu nedenle yalan söylemekten, gerçek olmayan mazeretler ve bahaneler uydurmaktan çekinmezler.

“Mallarıyla ve canlarıyla cihat etmekten geri kalmak için Allah’a ve ahirete iman edenler senden izin istemezler. Allah, müttakileri bilir.” İşte müttakiler, Allah’tan korkup O’nun emrine uyanlardır. Onlar, Allah yolunda mallarını ve canlarını feda eder, cihat etmemek için asla mazeret aramazlar. Çünkü gerçek anlamda Allah’a ve ahirete inanırlar.

Bu asırda Allah’a ve ahirete inandıklarını iddia edenler de münafıklara benzerler. Yahudi varlığı veya onu destekleyen sömürgeci Amerika ile savaşmak istemezler. Bunlarla ilişkilerini kesmemek için yalan bahaneler, mazeretler ve sahte gerekçeler uydururlar. Hatta ticareti sürdürerek onlara yardım ederken, onlarla dostluk ve müttefiklik ilişkilerini sürdürürken kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. Kötü amellerini güzel gösterir, çok akıllı ve hikmetli olduklarıyla övünürler. O kadar azgın münafık hâline gelmişlerdir ki eski münafıkları bile geride bırakmışlardır.

Yine de İslam’ı uygulamamak, onun davetini taşımamak, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemek ve faiz gibi büyük haramları işlemek için yalan bahaneler, mazeretler ve sahte gerekçeler uydururlar.

İşte gerçek anlamda Allah’a ve ahirete inansalardı ve dünyanın pek kısa, menfaatinin ise az olduğunu düşünselerdi böyle davranmazlardı. Ahireti ve ölümü unutanların ve gaflete düşenlerin hâli budur.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onların bahanelerine inanmadığı hâlde zahire göre hareket ettiği ve insanların niyetlerini okumak istemediği için, cihada gitmemeleri hususunda mazeretlerini kabul ederek onlara izin verdi.

Daha uygun olan, onlara izin vermemekti. Bunun üzerine Rabbi ona: “Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler ile yalan söyleyenler sana belli oluncaya kadar niçin onlara izin verdin?” diye sitem etti.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem burada hata etmedi ve Allah’ın emrine muhalefet etmedi. Bilakis Allah’ın emrini uyguladı.

Daha önce izin verme ve müsaade ile ilgili ayet nazil olmuştu. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

فَاِذَا اسۡتَاْذَنُوۡكَ لِبَعۡضِ شَاۡنِهِمۡ فَاۡذَنۡ لِّمَنۡ شِئۡتَ مِنۡهُمۡ

 “Bazı işleri için senden izin istedikleri zaman onlardan dilediğine izin ver.” (Nur Suresi, 62)

Buna göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, istediği zaman istediği kimseye izin veriyordu. Tebük Savaşı sırasında da Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu uyguladı. Fakat Allahu Teâlâ, daha evlâ olanın onlara izin verilmemesi olduğunu Rasulü’ne bildirdi.

Bu nedenle Allah Rasulü’ne sitem etmeden önce onu affettiğini ve onun suçlu olmadığını bildirdi. O’nun affı, sitemden önce gerçekleşti.

Allah, yalan söyleyenlerle doğru söyleyenlerin birbirinden ayrılmasını istedi. Çünkü yalan söyleyenlere izin verilmezse yine de cihada çıkmayacaklardı. Böylece münafık oldukları kesin olarak ortaya çıkacaktı. Akrabaları ve dostları da onları savunamayacaktı.

Özellikle bu savaşta onlara izin vermemek daha evlâ idi. Çünkü bu savaş son derece önemliydi ve o dönemin en büyük devleti olan Rum/Bizans İmparatorluğu’na karşı yapılacaktı. İslam Devleti’nin reisi sıfatıyla Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem seferberlik ilan etti ve herkesin gitmesini istedi; ancak gerçek mazereti bulunanlar bundan müstesnaydı. Diğer savaşlarda ise durum böyle değildi. Müslümanlardan belli bir grubun gitmesini istiyor, herkesin gitmesini istemiyordu. Böylece münafıklar kendilerini gizleyebiliyorlardı.

Arap Yarımadası’nı şirkten ve küfürden temizleyip onun üzerinde İslam hâkimiyetini tesis ettikten sonra dünyanın en büyük devletiyle savaşa başlanacaktı. Böylece İslam Devleti büyük bir devlet hâline geldi. Çünkü en büyük devletle çekişen ve onu makamından düşürmeye çalışan devlet, büyük devlet sayılır. Fakat bir devlet, onun hesabına çalışıyor, onun siyasetine tâbi oluyor veya onun yörüngesinde hareket ediyorsa küçük devlet olarak kalır ve en büyük devletin egemenliğinin sürmesine hizmet eder.

Allah Yolunda Cihat ve İslam Davetini Taşımada Mazeret Üretmenin Hükmü

Bu asırda İslam memleketlerinde kurulan rejimler böyledir. Hepsi Amerika ve Batı hesabına çalışırlar. Zira bu rejimler İslam’ı uygulamaz ve cihadı ilan etmezler; daha doğrusu cihadı iptal etmişlerdir. Sırf cahiliyeden gelen milliyetçilik ve vatancılık uğrunda savaşırlar.

Hatta bu dönemdeki Filistin Otoritesi ve Suriye rejimi gibi rejimlerin yöneticileri ve tâbileri, bunun uğrunda bile savaşmak istemezler. Memleketleri işgal edilirken düşman olan Yahudi varlığına karşı koymazlar, teslim olurlar ve “Ölmek istemiyoruz, yaşamak istiyoruz.” derler. Münafıklar gibi sadece dünyayı isterler. “Gücümüz ve imkânımız yoktur, yorulduk, yıkıldık.” diyerek yalan mazeretler uydururlar. Oysa korkaklıkları ve dünyayı, malı aşırı sevmeleriyle ünlü olan Yahudiler durmadan savaşırlar! Fakat “Biz Müslümanız, dünyayı sevmiyoruz, ahireti ve şehitliği istiyoruz.” diyenler hiç savaşmak istemezler! Nasıl bir şey bu?!

Oysa Allah uğrunda cihat etmek, İslam davetini yüklenmek ve Hilafeti kurmaya çalışmak gibi ciddi meselelerde ve büyük farzlarda hiç kimsenin mazereti kabul edilmez. Herkes gücü yettiği kadar bir şey yapmalı ve katkıda bulunmalıdır. En azından cihat edenleri övmeli, onlara moral vermeli ve destek sağlamalıdır.

Hiç gücü yoksa bile kalbiyle kâfirlerden ve münafıklardan nefret etmeli, onlardan uzak durmalı ve onlara hiçbir destek vermemelidir. Seçimlerde onlara ve partilerine oy vermemelidir.

Daveti yüklenenler büyük bir mesuliyet üstlenmiş olurlar. Bu durumda olanlar hiçbir şekilde mazeret ileri sürmezler. Zorluk ve sıkıntı varsa bile Allah’a dua ederek O’ndan güç ve imkân ister ve bunu yapmaya çalışırlar.

Sorumlular, insanların mazeretlerini hemen kabul etmemelidirler. Ya hiç izin vermemeli ya da mazeretlerinin gerçek olduğundan emin olmalıdırlar. Çokça mazeret gösteren veya mazeretlerini çoğaltan kimselerden şüphelenirler. Bu, onların imanlarında bir sakatlık bulunduğu anlamına gelir ve davaya büyük zarar getirirler. İmanlarını güçlendirmek suretiyle tedavi edilmelidirler. Düzelmezlerse durdurulmalıdırlar. Samimi ve ihlaslı kişilerle beraber yürümelerine ve zayıf olanları veya yeni yetişenleri etkilemelerine izin verilmemelidir.

Cihada gitmemek için “ancak Allah’a ve ahirete inanmayanlar senden izin isterler.” İşte gerçek müminler izin istemezler. Ne olursa olsun, ellerinden ne geliyorsa onu yapmak isterler. İleride gelecek ayetlerde, bazılarının hiçbir bineği olmadığı hâlde cihada gitmek istedikleri görülecektir. Hatta topallar ve körler bile gitmek istemişlerdir. Bazıları bütün malını getirir, hatta yalnızca iki ölçek hurması varsa bir ölçeğini cihat için verir; Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise diğer ölçeği ailesini geçindirmesi için kendisine bırakmasını söyler.

Fakat mazeret uyduranların “kalpleri şüpheye düştü. Böylece onlar şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.” Dirilip hesaba çekileceklerinden emin değildirler. Cennet ve cehennemin var olup olmadığını kestiremezler. Böylece şüphe içinde bocalayıp dururlar.

Ahiret hakkında imanı olmayan veya şüphe içinde bulunanların Rasul’e ve Kur’an’a da gerçek anlamda imanı yoktur. Çünkü ahirete iman, Rasul’ün Rabbinden getirdiği Kitap’ta bildirilmiştir.

Allah’ın sıfatları hakkında şüpheleri olanlar da mümin değildirler. Eğer “Allah her şeyi bilmez, görmez, her şeye müdahale etmez, dünya işlerimize karışmaz, bizi serbest bıraktı, biz özgürüz.” diyen kimseler varsa, bunlar asla iman etmiş değillerdir.

İman kesin olmalıdır. İmanda hiçbir şek ve şüphe bulunmamalı, zan ve tahmin olmamalıdır. Bunlar varsa iman yoktur. Zira iman, vakıaya uygun kesin delille kesin tasdiktir.

İman eden kimse, “Allah beni görüyor, işitiyor, kontrol ediyor ve kuşatıyor. Zaten amel ve hareketlerimizi sınırlandırdı. Her an ölebiliriz. Muhakkak ki bizi diriltecek ve hesaba çekecek. Eğer iman etmez ve O’nun emrine muhalefet edersek, bizi hazırladığı cehenneme atacaktır. Eğer gerçek mümin olur ve O’nun emrine uyarsak, hazırladığı cennete bizi dâhil edecektir.” diye inanır ve bunu sürekli aklında tutar. Bir an bile bunu unutmamak gerekir. Unutursa şaşırır ve yanlış işler yapar. Bu, araba süren kimseye benzer; bir saniye bile önüne bakmazsa kaza yapabilir.

Onlar samimi ve sadık olsalardı “cihada çıkmak isteselerdi elbette onun için gerekli olan hazırlıkları yaparlardı.” Ama öyle değillerdi. Çünkü samimi ve sadık kişi, farzı yerine getirmeye teşebbüs eder ve hazırlık yapar. Fakat iradesi dışında bir engel ortaya çıkarsa mazeretli olur. Ancak hiç tedbir almadan ve hazırlık yapmadan, “Yapamadım.” diyerek mazeret ileri sürerse yalancı sayılır. Münafıklar cihada gitmek için hiçbir hazırlık yapmadılar, tedbir almadılar, binek bulmaya veya silah temin etmeye hiç çalışmadılar. Sonra mazeret ileri sürmeye başladılar!

Samimi olmadıkları için Allah onlara cihat ve fetih şerefini kazandırmak istemedi. Bu nedenle “Allah onların çıkışlarından nefret etti, böylece onları geri çevirdi.” Onlar cihada çıkmak isteselerdi Allah yardım edecekti. Çünkü bir kimse sadık bir niyetle bir hayır işi yapmak ve bir farzı eda etmek isterse Allah ona yardım eder, güç ve moral verir, meleklerini gönderir ve kalbine sebat ve azim verir.

İslam davetini taşıyanlar, davetin gerektirdiği işleri yapmak için hazırlık yapar, erken hareket eder, bütün tedbirleri alır ve yola çıkarlar. Böyle değilse Allah onun hareketini sevmez, ona sevap vermek istemez ve Rasul’ün müjdesine nâil olma şerefini kazandırmak istemez.

Bu asırda Müslümanların yöneticileri, Filistin ve Mescid-i Aksa’nın kurtuluşunun şerefini kazanmak isteselerdi orduları harekete geçirirlerdi. Allah onlara yardım ederdi. Fakat bu yöneticiler yalancı ve ihlassız oldukları için Allah onların hareketlerinden nefret etti, onları geri bıraktı ve böylece oldukları yerde kalakaldılar. Ancak Selahaddin, Fatih ve Kutuz gibi samimi kimselere fetih şerefini kazandırdı ve zafer verdi.

Zaten küfür olan demokrasiyi ve laikliği uygulayan ve savunan kimselere Allah asla bu şerefi vermez. Onları geri bırakır, her türlü yalan mazeret ve bahane uydurmaları için şeytanları üzerlerine salıverir; onların üzerine meleklerini indirmez.

Yine Hilafeti kurmak için “Katkım olsun.” diyerek çalışanlara meleklerini gönderir. Allah onlara çalışma şerefini kazandırır. Hilafeti kurarlarsa en büyük şerefi kazanmış olurlar.

Allah, belagatli bir ifadeyle “Onlara, ‘Oturup kalanlarla beraber oturun.’ denildi.” buyurdu. Buradaki “diyen”, hem Allah, hem melekler hem de müminlerdir.

Müminler bunların münafık olduklarını ve sadık olmadıklarını tanırlar ve onlara, “Oturup kalanlarla beraber oturun.” derler.

Burada “oturanlar” ise kadınlardır. Çünkü kadınlara cihat farz kılınmamıştır. Kadınlar oturdukları için münafıklara “oturanlarla beraber oturun” denildi; onlar kadınlara benzetildiler. Bunların adam olmadıkları ifade edilerek horlandılar.

Diğer taraftan, mümin kadınlar ne kadar “oturanlardan” olsalar da münafıklar onların derecesine ulaşamazlar. Nitekim mümin kadınlar cihada gitmeyenleri kınamış ve alaya almışlardır.

Zira mümin kadınlar mücahit yetiştirir, evlerini korur ve savunurlar. Düşman oraya yaklaşırsa hemen savunmaya hazır olurlar. Her ne kadar cihat onlara farz değilse de bir kısmı cihada gitmiş ve savaşmıştır. Ümmü Süleym, Ümmü Atıyye ve Hansâ gibi cihat eden kadınlar vardı.

Mümin Kadınların Cihat ve Davet Konusundaki Rolleri

Ümmü Atıyye şöyle dedi:

“Rasulullah ile birlikte yedi gazveye çıktım. Onların eşyalarını koruyor, onlara yemek yapıyor, yaralıları tedavi ediyor ve hastalara bakıyordum.” (Müslim)

Ümmü Süleym, çocuklarıyla birlikte Uhud Savaşı’nda Rasulullah’ı savunuyordu. Huneyn Savaşı’nda ise savaştan kaçan kimseleri bıçaklamak için hançer taşıdı.

Hansâ’nın dört çocuğu vardı. Onları cihada teşvik etti ve hepsi şehit oldu.

Bu nedenle Hilafet Devleti, kadınları yetiştirir ve onlara çeşitli görevler verir.

Bugünlerde Hilafeti kurmak için İslam davetini taşıyan ihlaslı mümin kadınlar vardır. Başka bir kısmı da daveti taşıyan kocalarına, babalarına, kardeşlerine ve çocuklarına yardımcı olurlar. Davaya hizmet etmek için imkânlarını kullanırlar. Onlar da daveti taşımanın sevabını alırlar.

Münafıkların Müminlerin Azimlerini Kırma Çabaları

Allah, münafıkların çıkışlarını sevmedi ve onları geri bıraktı. Çünkü “onlar sizinle beraber çıksalardı, azimlerinizi bozmaktan başka bir katkıları olmazdı ve fitne çıkarmayı hedef edinerek içinize bozgunculuk yapmaya çalışırlardı.”

Münafıklar; kalpleri hasta, çıkarcı, vakıacı, şartlara göre hareket eden, pragmatizmi benimseyen ve korkak kimselerdir. Müminlerin azimlerini bozmaya çalışırlar. “Düşmanın gücü ve imkânları çoktur, onları savaşta yenemezsiniz.” derler. Bugün de “Amerika ve Yahudi varlığı çok güçlüdür, onlarla savaşamayız.” derler.

İslam davetini taşıyanlara, “Hilafeti kurmak hayaldir, ütopyadır.” diyerek onun kurulmasını engellemeye çalışırlar. “Amerika, Yahudi varlığı, Batı ve Rusya müsaade etmez.” diyerek çalışacak kimselerin azimlerini ve morallerini bozmaya çalışırlar.

Bu nedenle insanların ve çalışanların onlardan etkilenmemesi için bunlara sert bir şekilde karşı çıkmak ve onları teşhir etmek gerekir. Zira onlar fitne ve kargaşa çıkarmaya çalışırlar. İnsanları teslimiyete, küfür sistemine boyun eğmeye, vakıacı olmaya ve emr-i vakiye teslim olmaya çağırırlar. Vakıayı ve şartları değiştirmek için ciddi çalışmalar yapılmasını engellemeye çalışırlar. İhlasla ve samimiyetle çalışanlara iftira atar, insanların onlardan nefret etmesini ve uzaklaşmasını sağlamaya çalışırlar.

Maalesef “aranızda onları dinleyecek kişiler vardır.” İmanı güçlü olmayan, fazla düşünmeyen, uyanık olmayan, asabiyete kapılan ve sahte liderlerin peşine takılan kişiler vardır. Bunlar, o kişilerin söylediklerinden etkilenirler. Böylece azimleri ve moralleri bozulur; mücahitlere ve daveti taşıyanlara destek vermekten geri kalır veya onlardan şüphelenmeye başlarlar.

Bu asırda insanlar onlardan çok etkilenirler. Özellikle bu liderler din adıyla ortaya çıkıp dini istismar ederlerse daha fazla etkili olurlar.

Aynı zamanda bu kişilerin yaptıkları işler zulüm sayılır. Bu nedenle Allah, “Allah zalimleri iyi bilir.” buyurdu. Birçok ayette bildirildiği gibi onları cezalandıracaktır. Rasulullah döneminde de cezalandırıldılar ve onlara rağmen Allah İslam’ı izzetlendirdi. Allah’ın izniyle Hilafet Devleti kurulduğunda bunlar cezalandırılacak ve zelil hâle getirilecektir. Onlara rağmen Allah sözünü yükseltecektir.

Münafıkların Daha Önce Çıkardıkları Fitneler

Zaten bunlar “daha önce fitne çıkarmaya çalıştılar.” Benî Mustalik Gazvesi’nde Abdullah bin Übey fitne çıkardı. Milliyetçiliği kışkırtarak Ensar ile Muhacirlerin arasını bozmaya çalıştı. Hatta Medine’ye gelip, “İzzetli olan Muhammed’i Medine’den zelil olarak çıkaracağız.” dedi. İslam Devleti’ni devirmeye ve küfür devletini kurmaya teşebbüs etti. Yalan söyleyerek, “Biz yapmadık, onlar yaptılar.” dediler ve meseleleri tersine çevirdiler. Münafıkun Suresi’nin 8. ayetinde Allah onu ifşa etti ve zelil hâle getirdi.

Bundan daha önce Uhud Savaşı’nda Abdullah bin Übey, “Bizim görüşümüz Medine’de kalmaktı; fakat Muhammed bizi dinlemedi, diğerlerini dinledi ve bu nedenle yenilgi oldu.” diyerek “meseleleri tersine çevirdiler.” Savaştan ordunun üçte biriyle birlikte çekildi. Çünkü müminler arasında onları dinleyenler vardı. Kıdemli bir lider olması ve asabiyet nedeniyle onu dinlediler ve ona güveniyorlardı.

Yine de Tebük Savaşı’na münafıklar gelseydiler muhakkak bir fitne çıkaracaklardı.

Rasulullah ve ordu, Tebük Gazvesi’nden muzaffer olarak dönerken bir yerde su gözüne rastladılar. Su çok az akıyordu. İki münafık gidip suyun tamamını içtiler. Rasulullah, “Bunu kim içti?” diye sorunca, “Filan ve filan.” denildi ve Rasulullah ikisine lanet etti. Bazı münafıkların da istemeden orduya katılmış olmaları mümkündür. Bunlar ancak bu kadar kötülük yapabildiler. Güçleri daha fazla olsaydı daha fazla kötülük yaparlardı; meseleleri tersine çevirerek kolayca yalan söyler ve sadık müminleri itham ederlerdi.

Allah’ın Emrinin Galip Gelmesi

“Nihayet, onlar sevmedikleri hâlde hak geldi ve Allah’ın emri galip oldu.” Allah müminlere yardım etti. Rumlar ve Hristiyan Araplardan oluşan müttefikleri, müminlerin karşısından kaçtılar. Böylece savaş olmadan Allah’ın emri gerçekleşti ve hak egemen kılındı. Münafıklar ve benzerleri kahroldular. İşte Allah, onların istemedikleri ve sevmedikleri hâlde bu durumu gerçekleştirdi. Oysa Rumlar ve müttefiklerinin sayısı 200 bin, İslam Devleti’nin ordusunun sayısı ise 30 bin idi.

Ancak gerçek, Bakara Suresi’nin 249. ayetinde geçtiği gibi şöyledir:

“Nice küçük topluluklar, Allah’ın izniyle büyük topluluklara galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.”

Bu gerçeği ancak Allah’a ve ahirete iman edenler idrak ederler.

Müminlerin sayısı ve gücü ne kadar az olursa olsun, kâfirlere karşı sebat eder ve sabrederlerse Allah onları galip getirir. Fakat münafıklar ve benzerleri bunu hayal ve ütopya olarak görürler. Çünkü gerçek anlamda Allah’a ve ahirete inanmazlar; hesapları maddîdir. “Güçler dengeli olmalıdır, şartlar müsait olmalıdır.” ve benzeri sözler söylerler.

Münafıkların Fitne Bahaneleri

Münafıklardan biri olan Elced bin Kays adlı kişi de garip bir bahane uydurdu. “Ben sarışın Rum kadınlarına karşı dayanamam, zina ederim.” diyerek cihada gitmemek için “Bana izin ver ki beni fitneye düşürme.” dedi.

Bazıları da, “Mallarımıza, kadınlarımıza ve çocuklarımıza çok düşkünüz. Eğer onları terk edersek fitne olur. Öyleyse burada kalıp cihada gitmemek için bize izin ver ki fitneye düşmeyelim.” dediler.

Oysa onlar böyle yalanlar uydurmak ve cihada gitmemek suretiyle tam anlamıyla fitneye, yani azaba düştüler.

Zira “fitne” kelimesi imtihan anlamında geçtiği gibi azap anlamında da geçer. “Bizi fitneye düşürme.” dedikleri zaman, “Bizi imtihana uğratma.” anlamını kastettiler. “Onlar fitneye düştüler.” denilince ise azaba uğradıkları kastedilmektedir. Ayetin sonu da buna delalet etmektedir:

“Şüphesiz cehennem kâfirleri kuşatacaktır.”