– 10 –

  • Müslümanlara Dokunan İyilik ve Musibetler Karşısında Münafıkların Tutumu
  • Kendilerini gizlemek için sadaka vermeye kalkışmaları
  • Dindar ve Müslüman olduklarını göstermeye çalışmaları
  • Bol mallarının ve evlatlarının kendileri için bir vebal olması
  • Müslümanların onlara karşı tutumu
  • Müslümanların eliyle cezalandırılmaları
  • Tevekkülün gerekliliği ve neticeleri
  • Yasaklanan ve mubah olan sevinçler

اِنۡ تُصِبۡكَ حَسَنَةٌ تَسُؤۡهُمۡ‌ ۚ وَاِنۡ تُصِبۡكَ مُصِيۡبَةٌ يَّقُوۡلُوۡا قَدۡ اَخَذۡنَاۤ اَمۡرَنَا مِنۡ قَبۡلُ وَيَتَوَلَّوْا وَّهُمۡ فَرِحُوۡنَ‏ ﴿۵۰﴾  قُلْ لَّنۡ يُّصِيۡبَـنَاۤ اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَـنَا ۚ هُوَ مَوۡلٰٮنَا ۚ وَعَلَى اللّٰهِ فَلۡيَتَوَكَّلِ الۡمُؤۡمِنُوۡنَ‏ ﴿۵۱﴾  قُلۡ هَلۡ تَرَبَّصُوۡنَ بِنَاۤ اِلَّاۤ اِحۡدَى الۡحُسۡنَيَيۡنِ‌ؕ وَنَحۡنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمۡ اَنۡ يُّصِيۡبَكُمُ اللّٰهُ بِعَذَابٍ مِّنۡ عِنۡدِهٖۤ اَوۡ بِاَيۡدِيۡنَا ‌ۖ  فَتَرَبَّصُوۡۤا اِنَّا مَعَكُمۡ مُّتَرَبِّصُوۡنَ‏ ﴿۵۲﴾  قُلۡ اَنۡفِقُوۡا طَوۡعًا اَوۡ كَرۡهًا لَّنۡ يُّتَقَبَّلَ مِنۡكُمۡ‌ؕ اِنَّكُمۡ كُنۡتُمۡ قَوۡمًا فٰسِقِيۡنَ‏ ﴿۵۳﴾  وَمَا مَنَعَهُمۡ اَنۡ تُقۡبَلَ مِنۡهُمۡ نَفَقٰتُهُمۡ اِلَّاۤ اَنَّهُمۡ كَفَرُوۡا بِاللّٰهِ وَبِرَسُوۡلِهٖ وَلَا يَاۡتُوۡنَ الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمۡ كُسَالٰى وَلَا يُنۡفِقُوۡنَ اِلَّا وَهُمۡ كٰرِهُوۡنَ‏ ﴿۵۴﴾  فَلَا تُعۡجِبۡكَ اَمۡوَالُهُمۡ وَلَاۤ اَوۡلَادُهُمۡ‌ؕ اِنَّمَا يُرِيۡدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمۡ بِهَا فِى الۡحَيٰوةِ الدُّنۡيَا وَتَزۡهَقَ اَنۡفُسُهُمۡ وَهُمۡ كٰفِرُوۡنَ‏ ﴿۵۵﴾  وَيَحۡلِفُوۡنَ بِاللّٰهِ اِنَّهُمۡ لَمِنۡكُمۡؕ وَمَا هُمۡ مِّنۡكُمۡ وَلٰـكِنَّهُمۡ قَوۡمٌ يَّفۡرَقُوۡنَ‏ ﴿۵۶﴾  لَوۡ يَجِدُوۡنَ مَلۡجَاً اَوۡ مَغٰرٰتٍ اَوۡ مُدَّخَلًا لَّوَلَّوۡا اِلَيۡهِ وَهُمۡ يَجۡمَحُوۡنَ‏ ﴿۵۷﴾ 

 “Eğer sana bir iyilik dokunursa onların fenalarına gider. Eğer sana bir musibet dokunursa ‘Daha önce tedbirimizi aldık.’ derler ve sevine sevine dönüp giderler.” (50)

“De ki: ‘Bizim hakkımızda Allah’ın yazdığından başka hiçbir şey bize dokunmaz. O bizim dostumuzdur. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.’” (51)

“Onlara (münafıklara) de ki: ‘Bizim için bu iki iyilikten başka bir şey mi bekliyorsunuz? Oysa biz sizin için ya Allah’ın kendi katından veya bizim ellerimizle bir azabın gelmesini bekliyoruz. İşte siz bekleyin, biz de sizinle birlikte bekleyeceğiz.’” (52)

“De ki: ‘İster gönüllü olarak ister gönülsüz olarak harcama yapın (yardım edin), sizden hiçbir şekilde kabul edilmeyecektir. Çünkü siz fasık bir kavimsiniz.’” (53)

“Onların harcamalarının kabul edilmesini engelleyen ise Allah’a ve Rasulüne küfür etmeleri, namaza ancak tembel tembel kalkmaları ve ancak nefret ederek harcama yapmalarıdır.” (54)

“Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, ancak dünya hayatında bunlarla kendilerine azap vermek ve kâfir olarak can vermelerini ister.” (55)

“Biz kesinlikle sizdeniz diye Allah’a yemin ederler. Oysa onlar sizden değiller. Fakat onlar korkak bir kavimdir.” (56)

“Eğer sığınacak bir yer, mağaralar veya girilecek bir delik bulsalardı, oraya kaçan azgın bir at gibi koşarlardı.” (57)

Allah, münafıkların tehlikesinin büyük olduğunu göstermek ve müminlerin onları tanıyıp sakınmalarını sağlamak için onların sıfatlarını ifşa etmeye devam etmektedir. “Eğer sana bir iyilik dokunursa onların fenalarına gider.” “İstisna geçmedikçe Rasulullah’a hitap müminlere hitaptır.” şer‘î kaidesine binaen, eğer Rasulullah’a ve müminlere zafer ve ganimet gibi bir iyilik dokunursa münafıklar içlerinde kızar ve kahrolurlar.

Müminlere böyle bir iyiliğin gelmesini hiç istemezler. Hem Rasulullah’tan ve müminlerden nefret ettikleri hem de bu zaferin kendileri için sonun başlangıcı olduğunu anladıkları için bundan rahatsız olurlar. Müminler savaşları kazandıkça İslam yayılır ve İslam’ın içine yeni insanlar girer. Böylece Müslümanların sayısı çoğalır, müminlerin imanı artar; şek ve şüphe içerisinde tereddüt eden kimseler düşünmeye başlar ve sağlam birer mümin olmaya yönelirler. Bu şekilde münafıkların sayısı ve gücü azalır, İslam Devleti’ni yıkıp başa geçme fırsatlarını kaybederler.

Müminler ganimet elde ettikleri zaman güçlenirler. Herhangi bir alanda ilerleme kaydederler veya bir başarı elde ederlerse, bu durum açık kâfirleri üzdüğü ve kahrettiği gibi gizli kâfirleri de üzer ve kahreder.

Bunun tersi de Rasulullah’a ve müminlere “bir musibet dokunursa, ‘Daha önce tedbirimizi aldık.’ derler ve sevine sevine dönüp giderler.” şeklinde gerçekleşir.

Onların aldıkları tedbir; savaşa gitmemek, yerlerinde oturmak ve saklanmaktır! Kendilerini çok akıllı sayarlar ve şöyle derler: “Biz size, filan kavmin çok güçlü olduğunu, onlarla savaşmaya gitmemeniz gerektiğini söyleyerek sizi uyarmadık mı? İşte biz bu nedenle tedbirimizi aldık ve savaşa gitmedik. Bizi dinleseydiniz başınıza bu musibet gelmeyecek ve yenilgiye uğramayacaktınız.”

Lügatte musibetin anlamı, insana dokunan şeydir. Fakat zamanla kötü ve zararlı şeyler için kullanılmaya başlanmıştır.

Müminler bir mütarekede yenilgiye uğrayınca veya ganimet elde edemeyince münafıklar sevinirler.

Müminlerin önünde zehirlerini dökerek, sevine sevine yerlerine dönerler.

Bakara Suresi’nin 105. ayetinde geçtiği gibi kâfirler; ister Yahudiler ve Hristiyanlar gibi Ehl-i Kitap olsun, ister müşrikler olarak adlandırılan bunların dışındaki diğer kâfirler olsun, müminler için hiçbir hayır dilemezler ve hayrın gelmesini istemezler. Müminlere herhangi bir hayır geldiğinde ve özellikle savaşı kazandıklarında, kin ve kızgınlıklarından adeta patlayacak hâle gelirler.

İşte müminler bu hakikati idrak edip kâfirlere ve münafıklara karşı uyanık olmalı, onlara hiçbir fırsat tanımamalı ve daima güçlü olmaya çalışmalıdırlar. Bu nedenle Enfal Suresi’nin 60. ayetinde, onları korkutmak ve caydırmak için İslam Devleti’nin en korkutucu silahlara sahip olmasının gerekliliği belirtilmektedir.

Aynı zamanda müminler, münafıkların söylediklerine ve sevinçlerine aldırış etmeyerek onlara “Bizim hakkımızda Allah’ın yazdığından başka hiçbir şey bize dokunmaz.” desinler.

Bunlardan musibetler, insanın iradesi dışında meydana gelen şeyler ise kaza ve kader dairesinde vuku bulur. Bu da Allah’tandır. Allah ezelden beri bunu takdir etmiştir. Bununla müminleri imtihan etmek ve onların günahlarını silmek ister.

Allah bu gerçeği de şöyle vurgulayarak buyurdu:

مَاۤ اَصَابَ مِنۡ مُّصِيۡبَةٍ فِى الۡاَرۡضِ وَلَا فِىۡۤ اَنۡفُسِكُمۡ اِلَّا فِىۡ كِتٰبٍ مِّنۡ قَبۡلِ اَنۡ نَّبۡـرَاَهَا ؕ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيۡرٌۚ‏ ﴿۲۲﴾  لِّـكَيۡلَا تَاۡسَوۡاعَلٰى مَا فَاتَكُمۡ وَلَا تَفۡرَحُوۡا بِمَاۤ اٰتٰٮكُمۡ‌ؕ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخۡتَالٍ فَخُوۡرِۙ‏ ﴿۲۳﴾ 

“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazmış olmayalım. Şüphesiz ki bu, Allah için kolay bir şeydir. Böylece elinizden kaçırdığınız şeylere ve fırsatlara üzülmeyesiniz ve size verilen nimetlerden dolayı şımararak sevinmeyesiniz. Çünkü Allah, her böbürlenen ve övünen kimseyi sevmez.” (Hadîd 22-23)

Burada yasaklanan sevinç ise Kasas Suresi’nin 76-79. ayetlerinde geçen Karun’un sevinci gibidir. Karun, sahip olduğu mal ve servetleri kendi bilgisi ve becerisiyle elde ettiğini söyleyerek övünmüş ve böbürlenmiştir. Ya da Enfal Suresi’nin 47. ayetinde belirtildiği gibi, kâfirlerin savaşa giderken böbürlenerek ve insanlara gösteriş yaparak çıkmalarıdır.

Mağrurca, kendi zekâsı, ilmi, gücü, başarısı ve ustalığıyla övünerek sevinç göstermek haramdır. Ancak bir kimse bir başarı, ganimet, savaşta zafer veya herhangi bir güzel şey elde ettiğinde, “Bu Allah’ın lütfudur; O’nun izni ve yardımıyla gerçekleşmiştir.” diyerek Allah’a şükrederse, bu sevinç caizdir. Nitekim Rum Suresi’nin 5. ayetinde şöyle buyurulur:

“O gün müminler Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.”

İşte mümin, başına bir musibet gelirse bundan dolayı isyan etmez ve ümitsizliğe düşmez. İç huzurunu korur; bunda kendisi için bir hayır bulunduğunu düşünür, Rabbine yönelir ve O’ndan mağfiret diler. “Allah beni imtihan etti; umarım bu vesileyle günahlarımı silecektir.” der.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“عجبتُ لأمرِ المؤمنِ، إن أمرَهُ كلّهُ خيرٌ، وليسَ ذاكَ لأحدٍ إلا للمؤمنِ، إنْ أصابتهُ سرّاءُ شَكرَ، (وفي رواية أخرى “إن أصابَهُ ما يُحبُّ حمدَ اللهَ”) فكان خيراً لهُ، وإن أصابتهُ ضراءُ صبرَ فكان خيراً له، وليس كلُّ أحدٍ أمرُهُ كلهُ خيرٌ إلا المؤمنُ”.

“Müminin durumu ne kadar şaşırtıcıdır! Onun bütün işleri hayırlıdır. Bu durum yalnızca mümine mahsustur; başkasına mahsus değildir. Eğer ona bir iyilik dokunursa Allah’a şükreder; bu onun için hayırlı olur. (Başka bir rivayette: ‘Hoşuna giden bir şey başına geldiğinde Allah’a hamdeder.’) Eğer başına bir sıkıntı gelirse sabreder; bu da onun için hayırlı olur. Mümin dışında hiç kimsenin bütün işleri kendisi için hayırlı değildir.” (Müslim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, s. 208)

Müminler, Allah’ın kendilerinin dostu ve yardımcısı olduğuna tam olarak inanırlar. “Yalnız O bize yardım eder.” derler. Zira Allah, müminlerin Kendisine tevekkül etmelerini emretmektedir.

Tevekkül etmek ise Allah’a tam anlamıyla güvenip dayanmak; er veya geç O’nun yardımının geleceğine, O’nun her şeye kadir olduğuna ve neyi takdir ettiyse onun mutlaka gerçekleşeceğine inanmak; Allah’ın bizi gördüğünü, işittiğini ve bizimle beraber olduğunu zihinde canlı tutmak ve O’nun düşmanlarımıza karşı bizi galip getireceğini kesin olarak tasdik etmektir.

Müslüman bu düşünceye sahip olup bunu zihnine yerleştirirse sebat gösterir ve taviz vermez. Allah’tan başka hiçbir güçten korkmaz. Böylece hak mücadelesinde cesur olur ve “Ya zafer ya şehadet!” der.

İşte Allah, bu sözlerle müminlerin münafıklara karşı, “Bizim için bu iki iyilikten başka bir şey mi bekliyorsunuz?” demelerini ve buna uygun bir tutum takınmalarını istemektedir.

Bu iki iyilik, ya zafer ya da şehadettir. Ya Allah bizi muzaffer kılar ya da O’nun uğrunda şehit oluruz.

Buna karşılık Allah, müminlerin münafıklara “Biz de sizin için ya Allah’ın kendi katından veya bizim ellerimizle bir azabın gelmesini bekliyoruz.” demelerini istemektedir.

Allah, kâfirleri ve münafıkları ya Müslümanların elleriyle öldürüp cezalandırır ya da başka bir şekilde onlara azap eder. Nitekim daha önce tefsir ettiğimiz Tevbe Suresi’nin 14. ayetinde Allah’ın, müminlerin kâfirlere karşı savaşmaları yoluyla onlara azap verdiği bildirilmiştir. Yine müminlerin münafıklara karşı mücadele etmeleri durumunda da onları cezalandırmak istediğini bildirmektedir.

Bu nedenle müminler, akidevi bir tutum benimseyerek kâfirlere ve münafıklara karşı sert olmalıdırlar. Nitekim gelecek olan Tevbe Suresi’nin 73. ayetinde Allah, bunlara karşı mücadele edilmesini ve onlara karşı sertlik gösterilmesini emretmektedir. Aksi hâlde onlar İslam’ı ve İslam Devleti’ni yok etmeye çalışır, Müslümanları gafil avlayarak bu devleti yıkarlar. Nitekim bu devleti yıkabilmiş ve Müslümanların onu yeniden kurmalarını bugüne kadar engelleyebilmişlerdir.

İşte kâfirler ve münafıklar! Siz bu sonuçları bekleyin, biz de sizinle birlikte bekleyeceğiz. Çünkü biz kesin olarak Allah’a inandık ve güvendik; bu sonuçlar mutlaka gerçekleşecektir. Mesele yalnızca zaman meselesidir. Böylece müminler onlara karşı meydan okur, sebat gösterir ve taviz vermezler. “Ya biz varız ya siz; hodri meydan! Fakat inanıyoruz ki sonuç bizim lehimize olacaktır. Allah’ın vaadi budur.” derler.

Çünkü kâfirler ve münafıklar Allah’ın düşmanlarıdır. Allah ise dostları olan müminlerin elleriyle onları cezalandırmak ister.

Cedd b. Kays gibi cihada gitmemek için mazeret uyduran münafıklardan bazıları, ayıplarını örtmek üzere Rasulullah’a malî yardımda bulunacaklarını söyleyince Allah, Rasulü’ne onlara şöyle demesini emretti:

“İster gönüllü olarak ister gönülsüz olarak harcama yapın; malî yardımda bulunun. Sizden hiçbir şekilde kabul edilmeyecektir. Çünkü siz fasık bir topluluksunuz.”

Bu yardımda bulunsanız bile Allah onu kabul etmeyecektir. Onlar yardımda samimi olsunlar veya olmasınlar, bunun kendilerine bir sevabı yoktur. Çünkü onlar fasık insanlardır. Dinden çıkmışlardır ve niyetleri bozuktur. Yaptıkları Allah için değil, sırf insanlara göstermek ve onları razı etmek içindir. Oysa Allah uğrunda yapılan harcama, yalnızca Allah’ın rızası gözetilerek yapılmazsa kabul edilmez ve sevabı olmaz.

Allah bunu açıkça bildirir:

“Onların harcamalarının kabul edilmesini engelleyen sebep, Allah’a ve Rasulüne küfür etmeleri, iman etmemeleri, namaza ancak tembel tembel ve gösteriş için kalkmaları ve ancak nefret ederek, istemeyerek harcama yapmalarıdır.”

Salih amellerin kabulü için öncelikle iman şarttır. Daha sonra samimi niyet gerekir. Yapılan amel sırf Allah’ın rızası için gerçekleştirilmelidir.

Münafıklar içlerinde Allah’a ve Rasulü’ne inanmazlar; sadece Müslümanları aldatmaya çalışarak iman ettiklerini söylerler. Namaza kalkmak istemezler; ancak Müslümanlara karşı riyakârlık yapmak için namaza kalkarlar.

O dönemde insanlar birbirlerini tanıyorlardı ve herkes görünür durumdaydı. Herkes camiye gidiyordu. Namaza gitmeyenler hemen münafıklıkla itham ediliyordu. Bu nedenle münafıklar namaza kalkmaktan üşeniyor, zorlanarak ve istemeyerek namaza gidiyorlardı.

Münafıkların Kendilerini Gizlemeleri ve İslam Toplumuna Karşı Tutumları

Bu asırda münafıklar bazen cuma veya bayram namazlarına giderler.

Aynı şekilde istemeyerek harcar, yardımda bulunurlar. Bu harcamayı yapmaktan içlerinde nefret ederler. Fakat Rasulullah’ın ve Müslümanların kendilerine karşı susmasını isterler. Münafık töhmeti altında kalmak istemezler ve böylece kendilerini örterler. Çünkü İslam Devleti’nde ve toplumunda geçinmek isterler. Aynı zamanda bu devlete karşı çalışabilmek ve toplumu bozabilmek için imkân bulurlar.

Münafıklar ve kâfirler zengin olabilirler. Bunun anlamı, onların iyi veya akıllı oldukları değildir. Allah, Müslümanlara tebliğ etmek üzere Rasulü’ne hitap ederek “Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin.” buyurur. Hiçbir şekilde buna değer vermeyin. Çünkü iyi veya akıllı olmanın ölçüsü, malın ve evladın çokluğu değildir. Zira onlar iman etmedikleri için sefih ve alçaktırlar. Allah, onları bununla imtihan etmek için mal ve evlat vermiştir. Fakat onlar bunu anlamıyorlar ve böylece bunlar sebebiyle azap göreceklerdir.

Allah, onlara mal ve evlat verdiğinde, “ancak dünya hayatında bunlarla kendilerine azap vermek ve kâfir olarak can vermelerini ister.” Malları ve evlatları çoğaldıkça daha fazla haram işlerler; hayatları bedbaht ve mutsuz olur. Böylece bunlarla azap görürler.

Onlar, mallarının ve evlatlarının çokluğuyla aldanarak “kâfir olarak can vermelerini” isterler. Çünkü malı ve evladı çok olanların kendilerinin iyi durumda olduklarını zannederler. Buna aldanarak iman etmek istemezler. Böylece cehennemi hak etmek üzere kâfir olarak ölürler.

Allah şöyle buyurdu:

فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَاىَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشۡقٰى‏ ﴿۱۲۳﴾  وَمَنۡ اَعۡرَضَ عَنۡ ذِكۡرِىۡ فَاِنَّ لَـهٗ مَعِيۡشَةً ضَنۡكًا وَّنَحۡشُرُهٗ يَوۡمَ الۡقِيٰمَةِ اَعۡمٰى‏ ﴿۱۲۴﴾  قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرۡتَنِىۡۤ اَعۡمٰى وَقَدۡ كُنۡتُ بَصِيۡرًا‏ ﴿۱۲۵﴾  قَالَ كَذٰلِكَ اَتَـتۡكَ اٰيٰتُنَا فَنَسِيۡتَهَا‌ۚ وَكَذٰلِكَ الۡيَوۡمَ تُنۡسٰى‏ ﴿۱۲۶﴾  وَكَذٰلِكَ نَجزِىۡ مَنۡ اَسۡرَفَ وَلَمۡ يُؤۡمِنۡۢ بِاٰيٰتِ رَبِّهٖ‌ؕ وَلَعَذَابُ الۡاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبۡقٰى‏ ﴿۱۲۷﴾ 

“Kim benim hidayetimi izlerse, hiç şaşmaz ve bedbaht olmaz. Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı ve mutsuz bir hayat vardır. Kıyamet gününde onu kör olarak haşrederiz. ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben dünyada gören bir kimseydim!’ der. Allah, ‘İşte böyle! Sana ayetlerimiz geldi, fakat sen onları unuttun. Bugün de sen böylece unutulursun.’ der. İşte Rabb’inin ayetlerine inanmayıp haddi aşan kimseyi böyle cezalandırırız. Muhakkak ki ahiret azabı daha şiddetli ve daha kalıcıdır.” (Tâhâ 123-127)

Münafıklar, münafıklıklarını sürdürerek “Biz kesinlikle sizdeniz.” diye Allah’a yemin ederler. Böylece Müslümanları kandırmaya çalışırlar. Oysa onlar müminlerden değildirler. Gerçekte Allah’a ve ahirete inanmazlar. Bu nedenle gösteriş yapmak için namaza gider veya yardımda bulunurlar.

“Fakat onlar korkak bir kavimdir.” Müslümanlardan ve İslam Devleti’nin vereceği cezadan korktukları için müminlere “Biz sizdeniz.” diyerek yemin ederler. Onlar kolayca yalan söyler ve yalan yere yemin ederler. Çünkü Allah’tan korkmazlar; öldükten sonra dirileceklerine ve hesaba çekileceklerine de inanmazlar.

İslam Devleti dışında kendileri için güvenli bir yer bulsalar, oraya hızla sığınacaklardı. Bu nedenle Allah onlar hakkında şöyle buyurur:

“Eğer sığınacak bir yer, mağaralar veya girilecek bir delik bulsalardı, oraya kaçan azgın bir at gibi koşarlardı.”

Allah bu ayetle onları horlayarak alaya almıştır. Fareler veya yılanlar gibi sığınacak bir yere kaçacak, mağaraya veya bir deliğe gireceklerdir. Bu ifade, onların korkak ve ızdırap içindeki hâllerini göstermektedir. Müslümanlar münafıkların hâlini idrak etmeli ve onlara karşı hiçbir yumuşaklık göstermemelidirler. Aksi hâlde onlara rahatlık ve fırsat vermiş olurlar.

Münafıklar, açık kâfirler gibi İslam’ın hayat nizamından, yaşam tarzından, hükümlerinden ve kanunlarından nefret ederler. Özgürlük ister, kendi çıkarlarına, isteklerine, heva ve heveslerine göre anayasa ve kanunlar isterler. Bu nedenle İslam Devleti’ni devirmeye ve İslami toplumu bozmaya çalışırlar; fuhşu ve her türlü çirkin işi yaymaya çalışırlar. Yönetime geçtiklerinde özgürlük adı altında her haramı serbest bırakırlar. Açık kâfir güçlerle iş birliği yaparlar.

Hilafet Devleti tarihi boyunca iki grup kâfir birlikte çalışmıştır. Nihayet İstanbul’da bu devleti yıkabilmişlerdir.

Allah’tan korkmazlar; ancak Müslümanlardan korkarlar. Bu korku onları münafıklığa sevk eder. Müslüman ve dindar görünmeye çalışırlar.

Bu asırda Müslümanların geneli saptırılarak dinin iman, ibadet ve ahlaktan ibaret olduğu anlayışına sevk edilmiş; yönetim, ekonomi ve siyasetle ilgili İslam hükümleri ise bilinmez hâle getirilmiştir. Bu nedenle münafık yöneticiler, küfür kanunlarını rahatça uygular ve her türlü haramı serbest bırakırlar. Aynı zamanda Müslüman olduklarını iddia eder, namaza gider, umre yapar, yardımda bulunur ve oruç tuttuklarını gösterirler.

Nitekim “gaye vasıtayı meşru kılar” diyen şeytanî Machiavelli ilkesini ve yöneticinin halkı kandırmak için dindar olduğunu göstermesi gerektiğini ifade eden diğer ilkeyi de kabul edip uygularlar.