– 11 –

  • Münafıkların ithamları ve sinsi üslupları
  • Müminleri razı etmeye çalışmaları
  • Zekât ve sadakaların verileceği sınıflar
  • Verme hususunda öncelikli olanlar
  • Müellefe-i kulûb meselesi
  • Fakir zimmîlere başka kaynaklardan yardım edilmesi

وَمِنۡهُمۡ مَّنۡ يَّلۡمِزُكَ فِى الصَّدَقٰتِ‌ ۚ فَاِنۡ اُعۡطُوۡا مِنۡهَا رَضُوۡا وَاِنۡ لَّمۡ يُعۡطَوۡا مِنۡهَاۤ اِذَا هُمۡ يَسۡخَطُوۡنَ‏ ﴿۵۸﴾  وَلَوۡ اَنَّهُمۡ رَضُوۡا مَاۤ اٰتٰٮهُمُ اللّٰهُ وَرَسُوۡلُهٗۙ وَقَالُوۡا حَسۡبُنَا اللّٰهُ سَيُؤۡتِيۡنَا اللّٰهُ مِنۡ فَضۡلِهٖ وَرَسُوۡلُهٗۙ اِنَّاۤ اِلَى اللّٰهِ رٰغِبُوۡنَ﴿۵۹﴾ اِنَّمَا الصَّدَقٰتُ لِلۡفُقَرَآءِ وَالۡمَسٰكِيۡنِ وَالۡعٰمِلِيۡنَ عَلَيۡهَا وَالۡمُؤَلَّـفَةِ قُلُوۡبُهُمۡ وَفِى الرِّقَابِ وَالۡغٰرِمِيۡنَ وَفِىۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ وَابۡنِ السَّبِيۡلِ‌ؕ فَرِيۡضَةً مِّنَ اللّٰهِ‌ؕ وَاللّٰهُ عَلِيۡمٌ حَكِيۡمٌ‏ ﴿٦٠﴾ 

 “Onlardan bazıları sadakalar konusunda seni iğneli sözlerle itham ederler. Kendilerine ondan verilirse razı olurlar; kendilerine verilmezse hemen kızıp öfkelenirler.” (58)

“Keşke Allah ve Rasulü’nün kendilerine verdiklerine razı olsalardı ve ‘Allah bize yeter. Allah kendi fazlından ve Rasulü aracılığıyla bize verecektir. Biz Allah’a rağbet edenleriz.’ deselerdi; bu, onlar için daha hayırlı olurdu.” (59)

“Sadakalar ancak fakirler, miskinler, onun üzerinde çalışanlar, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar, hürriyetlerini kazanmaya çalışan köleler, borcunu ödeyemeyenler, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış kimseler içindir. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (60)

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in zekât, ganimet ve sadakaların dağıtımı konusunda münafıklardan bir kısmı tarafından iğneli sözlerle eleştirildiği ve onu adaletsizlikle itham edenlerin bulunduğu görülmektedir.

Sadakalar ise farz olan zekâtı ve sünnet olarak verilen normal sadakaları kapsamaktadır.

Hicretin 9. senesinde Yemen’den sadakalar gelince, Ebulcuvaz adlı bir münafık, Rasulullah’ın imanı zayıf çoban bedevilere kalplerini İslam’a ısındırmak için sadakalardan vermesi üzerine şöyle dedi:

“Bu adalet değildir! Sadakalarınızı koyun çobanlarına veriyorsunuz; oysa fakirlere ve miskinlere dağıtmalıydınız!”

Başka bir rivayette Zülhuveysıra adlı bir münafık, “Adalet yap, ey Rasulullah!” deyince Rasulullah şöyle buyurdu:

ويلك! ومن يعدل إذا أنا لم أعدل

“Vay sana! Ben adalet yapmazsam benden başka kim adalet yapar?!” (Buhari ve Nesai)

Sanki bu münafıklar, İslam hükümlerinin uygulanması konusunda çok özen ve titizlik gösteriyorlardı.

Fakat kendilerine verildiğinde razı olurlar. Eğer kendilerine verilmezse hemen kızıp öfkelenir ve ithamda bulunurlar. Çünkü itirazları ve sözleri Allah için değildir; sadece kendilerine büyük bir pay verilmesi içindir. Yoksa hak ve hakikat için konuşmaz ve muhasebe etmezler. Zira bu tutumları, fitne çıkararak İslam’ı ve devletini yıkmaya yönelik çalışmalarının bir parçasıdır.

Münafıkların sinsi üslupları budur. Sanki halkın maslahatını ve ümmetin menfaatini gözeterek konuşurlar; fakat aslında sadece kendi çıkarlarını düşünürler. Çünkü istediklerini alınca susarlar. İhlaslı müminlerin ihlasını ve adaletini itham eder, amellerini kötülerler.

Allah, onların hâlini ifşa ederken müminlerin ve diğer insanların edinmesi gereken tutumu da öğretmektedir:

“Keşke Allah ve Rasulü’nün kendilerine verdiklerine razı olsalardı.”

Kendilerine ne verilmişse kabul etmeliydiler. Devlet reisi sıfatıyla Rasulullah dağıtırken adaletle dağıtır. İhtiyacı olanlara daha fazla verme hakkı vardır. Yine de İslam’ı yaymak, İslam’a yeni insanlar kazandırmak veya daha önemli bir maslahat için bazı kimselere daha fazla verme yetkisi vardır. İmanı zayıf olup kalbi İslam’a ısındırılacak kimselere vermek daha evladır.

Yine de kendilerine hiç verilmezse bile “Allah bize yeter.” demelidirler. Çünkü Allah’ın rızasını kazanmak her şeyden üstündür. Bir mümin Allah’ın rızasını kazanırsa bundan daha fazla ne ister? Fakat münafıklar bunu anlamaz ve istemezler. Çünkü Allah’a ve ahirete yeterince iman etmezler. Sadece dünyayı kazanmak isterler.

Allah şöyle buyurur:

“وَمَنۡ يَّـتَّـقِ اللّٰهَ يَجۡعَلْ لَّهٗ مَخۡرَجًا ۙ‏ وَّيَرۡزُقۡهُ مِنۡ حَيۡثُ لَا يَحۡتَسِبُ‌ ؕ وَمَنۡ يَّتَوَكَّلۡ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسۡبُهٗ ؕ”

“Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter.” (Talâk 2-3)

Ayrıca Allah için, başkalarını ve muhtaç olanları kendilerine tercih etmelidirler. Çünkü müminin sıfatlarından biri, diğer müminleri, muhtaçları ve İslam’ın maslahatını kendisine tercih etmesidir. Haşr Suresi’nin 9. ayetinde Allah, kendilerinden önce hicret eden muhacirleri tercih eden Ensar’ı övmüş ve onların felaha kavuşanlardan olduklarını bildirmiştir.

İleride ve başka münasebetlerde, değişik yollarla “Zaten Allah kendi fazlından ve Rasulü aracılığıyla bize verecek.” deselerdi, bu onlar için daha hayırlı olurdu. Bu sefer Rasulullah böyle dağıtmışsa ileride Allah daha fazla verecek, ganimetler gelecek ve fetihler gerçekleşecektir. Buna inansalardı dünyevi ihtiyaçlarını bolca karşılayacaklardı.

“Biz Allah’a rağbet ve arzu edenleriz.” Yani, “Biz yalnız Allah’tan isteriz.” demelidirler. Allah’tan isteyen kimseye Allah verir. İnsanlardan isteyen kimseyi ise Allah onlara bırakır; ya verirler ya da vermezler. Fakat sırf Allah’tan isteyen kimseye, geç olsa bile Allah verir.

Allah, insanlara şöyle buyururken:

وَمَا كَانَ لِنَفۡسٍ اَنۡ تَمُوۡتَ اِلَّا بِاِذۡنِ اللّٰهِ كِتٰبًا مُّؤَجَّلًاؕ وَ مَنۡ يُّرِدۡ ثَوَابَ الدُّنۡيَا نُؤۡتِهٖ مِنۡهَا ‌ۚ وَمَنۡ يُّرِدۡ ثَوَابَ الۡاٰخِرَةِ نُؤۡتِهٖ مِنۡهَا ‌ؕ وَسَنَجۡزِى الشّٰكِرِيۡنَ‏

“Kim dünya sevabını (nimetlerini) istiyorsa kendisine ondan veririz. Kim ahiret sevabını (nimetlerini) istiyorsa kendisine ondan veririz. Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âl-i İmrân 145)

iman edip cihad eden ve yalnız Allah’ın rızasını isteyenlere de şöyle buyurmuştur:

فَاٰتٰٮهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنۡيَا وَحُسۡنَ ثَوَابِ الۡاٰخِرَةِ‌ؕ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الۡمُحۡسِنِيۡنَ

“Allah onlara dünya sevabını ve ahiretin en güzel sevabını verdi. Allah ihsan sahiplerini sever.” (Âl-i İmrân 148)

Yine de Allah, ahireti isteyene ahireti verir ve dünyadan nasibini de verir. Sadece dünyayı isteyen ise yalnızca dünyadan payını alır; ahirette hiç payı yoktur. Şöyle buyurur:

مَنۡ كَانَ يُرِيۡدُ حَرۡثَ الۡاٰخِرَةِ نَزِدۡ لَهٗ فِىۡ حَرۡثِهٖ‌ۚ وَمَنۡ كَانَ يُرِيۡدُ حَرۡثَ الدُّنۡيَا نُؤۡتِهٖ مِنۡهَا وَمَا لَهٗ فِى الۡاٰخِرَةِ مِنۡ نَّصِيۡبٍ‏ ﴿۲۰﴾ 

“Kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız. Kim dünya ekinini istiyorsa ona da ondan bir pay veririz; fakat onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.” (Şûrâ 20)

Bunun anlamı da şudur: “Biz Allah’ın rızasını arzu ederiz. O bizden razı olursa arzumuz gerçekleşmiş olur.” demelidirler.

İşte böyle demeleri onlar için daha hayırlı olurdu. Fakat münafıklar buna inanmaz ve teslim olmazlar. Bu nedenle Rasulullah’ı itham etmeye kalkıştılar. Her asırda bunlar böyledirler; müminleri hiç çekemez, haklı veya haksız olarak sürekli eleştirir ve onlardan hiçbir zaman razı olmazlar. Zira kalpleri hastadır ve tedavi edilemez. Ancak müminler güçlü olacaklar ve bu şekilde onları korkutup susturacaklar; onlar da fareler gibi kaçıp deliklerine girip saklanacaklardır.

Daha önceki ayetlerde sadakalar söz konusu olduğu için, kime verileceğini Allah bildirmektedir. Böylece münafıkları susturdu. Zira onlar, sadakaları hak edecek kimselerden olmayabilirler. Çünkü Allah’ın emirlerine itiraz ederlerse onların münafık oldukları ortaya çıkar. Fakat onlar daima iman maskesi takarak Rasulullah’ı ve müminleri itham etmeye çalışırlar.

Sünneti inkâr edenler bu tür münafıklara benzerler. Hatta açıkça Rasulullah’ı eleştirir, onunla alay eder ve Allah’ın kendisine vahyettiğini inkâr ederler.

Zekât ise sadaka olarak nitelenir. Çünkü Allah’a sadakat göstermek üzere verilir. Ayette “innemâ” kelimesi kullanılmıştır. Bu, hasr ifade eden bir edattır. Bunun anlamı “ancak” veya “yalnız” demektir. Bu sekiz sınıf veya taraf dışında hiç kimseye verilemez. Ayrıca zekât ve sadaka ibadet olduğu için yalnızca Müslümanlara verilir; kâfirlere asla verilmez.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderince oradaki Müslümanlara şöyle demesini istedi ve bunu uygulamasını emretti:

” فأعلمهم أن الله افترض عليهم صدقة في أموالهم، تؤخذ من أغنيائهم وترد على فقرائهم”.

“Onlara şunu bildir: Allah onların malları üzerinde sadakayı (zekâtı) farz kıldı. Zenginlerinden alınır ve fakirlerine dağıtılır.” (Buhari)

Müminlerin malları üzerinde zekât farz kılınmıştır. Rasulullah’ın belirlediği şekilde, senenin sonunda 85 gram saf altın veya 595 gram saf gümüş nisap miktarında mala sahip olunduğunda bunun 1/40’ı, yani %2,5’i alınır.

Birçok ayette Allah, müminlerin zekât vermesini emreder. Rasulullah da bunun ayrıntılarını göstermiştir. Gayrimüslimlerin mallarından zekât alınmaz. Çünkü bunun şartı imandır. Onlar ne kadar zengin olurlarsa olsunlar mallarından zekât alınmaz. Böylece onların fakirleri de Müslümanların zekâtlarından alamazlar. İslam Hilafet Devleti, onların zengin erkeklerinden cizye alır. Cizyeden fakir zimmîlere verilir. Devlet mülkiyetine dâhil olan başka kaynaklardan da onlara yardım eder.

Zekâtın Verileceği Sekiz Sınıf

Zekâtı hak edenler şunlardır:

1. Fakirler

Fakirler, temel ihtiyaçları olan yiyecek, giyecek ve meskeni temin edemeyen kimselerdir. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayanlara sadakalardan verilir.

Bir meskende kirayla oturuyorsa ve kirayı kısmen ödeyebiliyorsa, kalan kısmı sadakalardan tamamlanır. Kirayı tamamen ödeyebiliyorsa ona zekâttan verilmez.

Örf ve içinde bulunduğu çevreye göre yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, bu ihtiyaçlarını gidermek için sadakalardan verilir. Yine de çalışabilen kişiye, çalışarak ihtiyacını karşılayabiliyorsa, sadakalardan verilmez.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

” لا تحل الصدقة لغني ولا لذي مِرّة سوي”

“Sadaka zengine ve güçlü, sağlıklı kimseye helal olmaz.” (İbn Hanbel)

Fakat bu güçlü kimse rızkını temin etmek için bir kaynak veya çalışma alanı bulamazsa sadakalardan verilir.

Zira Hilafet Devleti herkesin temel ihtiyaçlarını temin etmeye çalışacaktır. Bu nedenle çalışabilen herhangi bir kimse kendisi iş bulamazsa devlet ona iş bulmaya çalışacaktır.

2. Miskinler

Miskinler, fakirden daha aşağı durumda olup hiçbir şeye sahip olmayan kimselerdir; yani yoksullardır.

Allah şöyle buyurur:

اَوۡمِسۡكِيۡنًا ذَا مَتۡرَبَةٍ ؕ‏

“Veya toprağa yapışan miskini yedirirler.” (Beled 16)

İşte miskin, mecazî anlamda “toprağa yapışan” kimse olarak nitelendirilmiştir. Hiçbir şeyi yoktur. İnsanlara elini uzatmak ve kendi hâlini anlatmak için bir kimsenin dikkatini çekmeye çalışmayan kimseye miskin denilir. Bu kişiye temel ihtiyaçlarını karşılamak için sadaka ve zekât verilir.

3. Sadakaların İşleri Üzerinde Çalışanlar

Bunlar zekâtı toplayan ve dağıtan memurlardır. Zengin veya fakir olup olmadıklarına bakılmaksızın, yaptıkları iş karşılığında sadakalardan alırlar.

Hilafet Devleti, zekâtı tespit etmek, hesaplamak, toplamak ve dağıtmakla meşgul olacak işçi ve memurları tayin eder. Onlara zekât bölümünden daimî maaş verir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

” لا تَحِلُّ الصَدقةُ لغنيٍ إلا لخمسةٍ: لغازٍ في سبيل الله، أو لعاملٍ عليها، أو لغارمٍ، أو لرجلٍ اشتراها بمالهِ، أو لرجلٍ كان له جار مسكين فتصدق على المسكين فأهداها المسكين للغني”. (أبو داود)

“Sadaka zengine helal olmaz; ancak şu beş kişiye helal olur: Allah yolunda savaşan, sadakaların işi üzerinde çalışan, borcunu ödeyemeyen, malıyla satın alan ve miskin olan komşusuna sadaka verip de miskinin bunu zengin komşusuna hediye ettiği kimse.” (Ebu Davud, Beyhakî, Muvatta)

4. Müellefe-i Kulûb

Bunlar İslam’a girip imanları henüz kalplerinde yerleşmemiş olan lider, ileri gelen, kahraman ve etkili kişiler gibidir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Huneyn Savaşı’nın ganimetlerinden, korkarak İslam’a yeni giren Kureyş lideri Ebu Süfyan’a ganimetten 100 deve vermesi buna örnektir. İslam’a girmeyenlere ise zekâttan asla verilmez; başka kaynaklardan verilebilir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderince oradaki Müslümanlara şöyle demesini ve bunu uygulamasını istedi:

” فأعلمهم أن الله افترض عليهم صدقة في أموالهم، تؤخذ من أغنيائهم وترد على فقرائهم”.

“Onlara şunu bildir: Allah onların malları üzerinde sadakayı (zekâtı) farz kıldı. Zenginlerinden alınır ve fakirlerine dağıtılır.” (Buhari)

Bunlar, kalpleri İslam’a ısındırılmak için verilen kimselerdir. Sağlam Müslüman olduktan sonra onlara verilmez. Bunu halife takdir eder. Zira Halife Ebu Bekir ve Halife Ömer, İslam güçlendikten sonra onlara vermeyi durdurdular. Bütün sahabeler bunun üzerinde icma ettiler.

Burada hükümlerin kaldırıldığı veya uygulanmadığı asla söylenmez. Çünkü halife zekâtı dağıtırken bu sekiz sınıftan öncelikli olana verir. Eğer memlekette fakir ve miskinler fazla ise yalnızca onlara verebilir veya daha fazla verebilir. Diğerlerine vermeyebilir veya daha az verebilir.

Savaş hâlinde Allah yolunda savaşanların veya silah ve mühimmat gibi cihada daha fazla ihtiyaç duyulan şeylerin öncelikli olması durumunda halife bunlara daha fazla verir, diğerlerine vermeyebilir. Halife durumu değerlendirir ve buna göre hareket eder.

Bugünlerde Müslümanlar genellikle fakirlere ve miskinlere zekâtlarını verirler. Bunun anlamı, diğer hükümlerin kaldırılmış veya uygulanmıyor olması değildir.

5. Azat Edilmeye Çalışan Köleler

Bunlar kölelikten kurtulmak için efendileriyle sözleşme yapıp para temin etmek üzere çalışan, fakat kazandıkları yeterli olmadığı için özgürlüklerine kavuşamayan kimselerdir. Bunların eksik kalan miktarı zekâttan tamamlanır ve özgürlüklerine kavuşurlar.

Bu asırda köle bulunmadığı için bu hüküm uygulanmaz. Vakıası bulunmadığı için tatbik edilemez. Bir yerde böyle bir vakıa varsa Müslüman köleleri azat etmek için zekâttan verilir. Kâfir köleleri kurtarmak için zekâttan verilmez. Hilafet Devleti’nde kâfir köleler varsa devlet, cizye gibi mülkiyetine dâhil olan mallardan onlar için harcama yapabilir.

Yine de bazı şer‘î kefaretlerde kölenin Müslüman olması şart koşulmamıştır. Bu durumda Müslüman, İslam Devleti’nde yaşayan kâfir bir köleyi azat edebilir.

Nisa Suresi’nin 92. ayetinde, bir müminin hataen başka bir mümini öldürmesi hâlinde diyet ödemekle birlikte bir mümin köleyi azat etmesi gerektiği bildirilir. Köle bulamazsa iki ay arka arkaya oruç tutmalıdır.

Maide Suresi’nin 89. ayetinde yemin kefareti olarak on miskini yedirmek veya giydirmek yahut bir köleyi azat etmek belirtilmektedir. Burada “bir köle” mutlak lafızdır; mümin olmasıyla sınırlandırılmamıştır.

Mücadele Suresi’nin 3. ayetinde zıhar kefareti olarak önce bir kölenin azat edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Burada da “bir köle” mutlak lafız olarak geçmekte ve mümin olmasıyla sınırlandırılmamaktadır.

Bir adam karısına, “Senin sırtın annemin sırtı gibidir.” derse bu boşanma sayılmaz. Ona tekrar cima yapabilmesi için önce herhangi bir köleyi azat etmelidir. Köle bulamazsa altmış gün arka arkaya oruç tutar. Buna da gücü yetmezse altmış miskini doyurur.

Hilafet Devleti, kendi otoritesi altında bulunan Müslüman veya gayrimüslim bütün insanların işlerini ayrım yapmadan adaletle yürütür, ihtiyaçlarını temin eder, sorunlarını çözer ve seviyelerini yükseltir.

Bu nedenle onlardan köle, fakir, miskin veya borcunu ödeyemeyen varsa devlet, mülkiyetine dâhil olan mallardan yardım eder. Müslümanlar da onlara yardım edebilirler.

6. Borcunu Ödeyemeyenler

Temel ihtiyaçları bulunduğu hâlde bir Müslüman borçlu olup borcunu ödeyemezse ona zekâttan verilir.

Yukarıda geçen hadis-i şerifte “Sadaka zengine helal olmaz; ancak şu beş kişiye helal olur: … borcunu ödeyemeyen…” denilmiştir.

Temel ihtiyaçları bulunduğu için zengin sayılır; fakat borcunu ödemek için temel ihtiyaçlarından bir şey alınamaz. Bu şekilde temel ihtiyaçları bakımından zengin kalır ve muhtaç değildir. Temel ihtiyaçların dışında kalan, lüks sayılan malları varsa bunlarla borcu ödetilir.

7. Allah Yolunda Cihad Edenler

Hilafet Devleti daimî askerlerden oluşan bir ordu kurar. Zekâttan bunlara maaş verebilir. Asker temel ihtiyaçlarına ve bunların fazlasına sahip olsa bile daimî maaş olarak zekâttan ona verilebilir.

Yukarıda geçen hadis-i şerifte “Sadaka zengine helal olmaz; ancak şu beş kişiye helal olur: … Allah yolunda cihad edenler…” denilmiştir.

Ayrıca düşmanı korkutacak silahları icat etmek ve geliştirmek için genel mülkiyet mallarından harcama yaptığı gibi zekât bölümünden de harcayabilir. Halife durumu değerlendirir.

8. Yolda Parasız Kalmış Kimseler

Bir kimse yurdundan çıkıp başka bir yere yolculuk ederse, parasını tüketirse veya parası çalınırsa ya da yolculuk masrafları yanında bulunan paradan fazla gelip parası tükenirse ve o anda kendi mülkünden para temin edemezse ona zekâttan verilir.

Bu asırda olduğu gibi, insan kendi memleketinde bulunan mülkünden hızlıca para temin edebilir veya havale ettirebilirse parasız kalmış sayılmaz. Ona zekâttan verilmez.

İşte “Allah’ın farzı budur.” Zekât ve sair sadakalar yalnızca bu sekiz sınıfa dağıtılır. Adalet budur.

Böylece Allah, adalet hususunda Rasulullah’ı töhmet altında bırakan, Müslüman olarak görünen münafıkların ağızlarını kapattırmıştır. Bir daha konuşamazlar. Bu hüküm de kıyamet gününe kadar geçerlidir.

1924’te kâfirler İstanbul’da Hilafet Devleti’ni ilga edip şeriat hükümlerini kaldırınca, yerine Avrupa’dan ithal edilen küfür kanunlarını uygulamaya başladılar. Böylece zekâtı toplama ve dağıtma farzını iptal ettiler.

Küfür kanunlarına göre yalnızca vergi toplamaya başladılar. Her gün, her maldan ve herkesten hayli vergi toplarlar. Bu ise büyük bir zulümdür. Yöneticiler büyük zalimler olup insanların mallarını haksızca yerler.

Oysa İslam’da zekât senede bir defa ödenir; hem nisap miktarına ulaşılması şartıyla yalnızca %2,5 verilir.

Fakat kâfirler, münafıklar, Batı’ya ve onun kanunlarına hayran olan veya aklı çelmiş kimseler, diğer İslam hükümlerini kötüledikleri gibi bu hükmü de kötülerler. İnsanlara büyük zulüm olan vergiyi ve küfrün çirkin hükümlerini sevdirirler.

İnsanı yaratan Allah, insanı daha iyi bilir. Onunla ilgili indirdiği hükümlerin bir hikmeti vardır. Allah’a iman eden kimse buna inanır ve sıkıntısız bir şekilde teslim olur.

Kâfirler ve münafıklar inanmadıkları için bunu reddeder ve bir şekilde kötülerler. Ancak kendilerine verilirse susarlar!

Artık onlara hiç verilmez; yalnızca Müslüman olan sekiz sınıfa verilir.