Soru:
Dua ederken kişi ile Allah arasına aracı katılır mı?
Örneğin, “Ey Rabbim, falanca zatın yüzü suyu hürmetine” veya “Peygamber Efendimiz hürmetine bizi affet” gibi bu şekilde dua edilir mi?
Bir de İslam’da tasavvuf kavramı ve yeri var mı?
Cevap:
Allah şöyle buyurdu:
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِي إِذَا دَعَانِي فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (Bakara 186)
Dua ise bir ibadettir. Sırf Allah’ın rızası için yapılır.
Şöyle buyurdu:
قُلۡ اِنَّمَاۤ اَنَا بَشَرٌ مِّثۡلُكُمۡ يُوۡحٰٓى اِلَىَّ اَنَّمَاۤ اِلٰهُكُمۡ اِلٰـهٌ وَّاحِدٌ ۚ فَمَنۡ كَانَ يَرۡجُوۡا لِقَآءَ رَبِّهٖ فَلۡيَـعۡمَلۡ عَمَلًا صَالِحًـا وَّلَا يُشۡرِكۡ بِعِبَادَةِ رَبِّهٖۤ اَحَدًا﴿۱۱۰﴾
“De ki: Ben sizin gibi bir beşerim, bir insanım. Ancak sizin ilahınızın tek ilah olduğu bana vahyedilir. Kim Allah’la karşılaşmayı (O’nun rızasını) umuyorsa salih ameller yapsın ve Rabbine kulluk ederken hiçbir şeyi ortak kılmasın.” (Kehf 110)
ذٰلِكُمۡ بِاَنَّهٗۤ اِذَا دُعِىَ اللّٰهُ وَحۡدَهٗ كَفَرۡتُمۡ ۚ وَاِنۡ يُّشۡرَكۡ بِهٖ تُؤۡمِنُوۡا ؕ فَالۡحُكۡمُ لِلّٰهِ الۡعَلِىِّ الۡكَبِيۡرِ
“Bunun sebebi şudur: Yalnız Allah’a dua edilirse, davet edilirse küfredersiniz. Fakat O’na şirk koşulursa inanırsınız. Oysa hüküm sadece yüce ve büyük Allah’a aittir.” (Gafir/Mümin 12)
فَادۡعُوا اللّٰهَ مُخۡلِصِيۡنَ لَهُ الدِّيۡنَ وَلَوۡ كَرِهَ الۡـكٰفِرُوۡنَ
“Öyleyse kâfirlerin hoşuna gitmese de sadece Allah’a ihlas göstererek dua edin.” (Gafir/Mümin 14)
Kâfirler Allah’a dua ederken putları, İsa, Meryem veya başka kişileri katarlar. Müslümanlar sadece Allah’a dua ederler veya davet ederlerse kâfirler reddederler.
Bu nedenle Allah, müminlerin kendisine dua ederken başkalarını katmadan sadece kendisine has olarak dua etmelerini ve sadece O’nun hükmüne davet etmelerini kesin ifadeyle istedi. İster duada, ister ibadette, isterse de herhangi bir mesele hakkında hüküm vermede sadece O’na dua edilir, ibadet edilir ve hükmüne davet edilir ve itaat edilir.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bile aracı kılınmaz. Ancak Rasul, müminleri bağışlamak için Allah’a dua ediyordu. Hiç aracı olmuyordu.
وَمَاۤ اَرۡسَلۡنَا مِنۡ رَّسُوۡلٍ اِلَّا لِـيُـطَاعَ بِاِذۡنِ اللّٰهِ ؕ وَلَوۡ اَنَّهُمۡ اِذْ ظَّلَمُوۡۤا اَنۡفُسَهُمۡ جَآءُوۡكَ فَاسۡتَغۡفَرُوا اللّٰهَ وَاسۡتَغۡفَرَ لَـهُمُ الرَّسُوۡلُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَّحِيۡمًا.
“Biz her Resulü ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat olunması için gönderdik. Onlar kendi kendilerine zulmettiklerinde sana gelip Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resul de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden ve rahmetli olarak bulurlardı.” (Nisa 64)
Bu ayetin tefsirinde şunu yazmıştık:
Kendine zulmeden kimse, Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’e gelip “Benim için Allah’tan mağfiret dile” derse Allah onu affeder. Burada Allah, kendi katında Resulünün değerini vurguluyor. “Bana en yakın, en sadık ve en samimi kimse Resulümdür” mesajını veriyor.
Resule dua edilmez ve Resulden mağfiret dilenmez. Ancak Allah’tan mağfiret dileyen kimse, “Ey Resul! Allah’a bizim için dua et ki bizi affetsin” der.
“Şefaat ya Resulullah” denilmez. “Ey Allah’ım! Senin Resulünü benim için şefaatçi kıl” diye dua edilebilir.
İmanlı ve takvalı olan Allah’ın velisi kimse, Allah ile kul arasında vesile olmaz. Ancak bu kişiye şöyle denilebilir: “Bizim için Allah’a dua et.” Veli olduğu zannedilen kimse ölmüşse ondan bir şey istenmez. Daha doğrusu, o bizim dualarımıza muhtaçtır.
Zira Rasul Sallallahu Aleyhi Vesellem dışında herhangi bir kimse masum değildir. Yunus Suresi 62. ayette geçtiği gibi, biri iman edip takva sahibi olunca zann-ı galip ile Allah’ın velisi olur. Ama insan ile Allah arasında bir aracı, bir vesile olarak hiçbir zaman kılınmaz; ondan medet istenmez, bir mucize gerçekleştiremez.
Tefsir etmeye çalıştığımız ayet apaçık ve sarihtir:
“Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Rasul de onlar için mağfiret dileseydi.”
Rasul onlar için Allah’tan mağfiret dileyecektir. Mümin, başka mümin için Allah’tan mağfiret diler, onun için dua eder. Fakat Resul dâhil olmak üzere, günahı kaldıran ve silen Allah dışında bir kimse yoktur.
Bazıları şu ayeti yanlış anlayarak veli olarak saydıkları kişileri Allah’a vesile ve aracı kılmaya çalışırlar:
يٰۤاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابۡتَغُوۡۤا اِلَيۡهِ الۡوَسِيۡلَةَ وَجَاهِدُوۡا فِىۡ سَبِيۡلِهٖ لَعَلَّـكُمۡ تُفۡلِحُوۡنَ
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaştıracak vesileyi arayın ve O’nun uğrunda cihad edin ki felaha kavuşasınız.” (Maide 35)
Allah’a yaklaştıracak vesile, razı olduğu ve sevdiği ameller yapmaktır. Bunlar salih amellerdir, O’nun emirleridir. En razı olduğu ve en sevdiği amelin kendi uğrunda cihad etmek olduğunu bir örnek zikrederek pekiştirdi. Yoksa bir insanı veli olarak sayıp Allah ile kul arasında aracı kılmak dine terstir.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem kendini böyle kılmadığı gibi, en büyük sahabeler de kendilerini bu şekilde hiç göstermediler. Tersine, Allah’ın azabından çok korkuyorlardı ve diğerlerinden kendileri için Allah’a dua etmelerini talep ediyorlardı.
İslam’da züht vardır. Bunun manası, dünyaya düşkün olmayıp ahireti düşünmek ve hedef edinmektir.
وَ مَا الۡحَيٰوةُ الدُّنۡيَاۤ اِلَّا لَعِبٌ وَّلَهۡوٌ ؕ وَلَـلدَّارُ الۡاٰخِرَةُ خَيۡرٌ لِّـلَّذِيۡنَ يَتَّقُوۡنَؕ اَفَلَا تَعۡقِلُوۡنَ ﴿۳۲﴾
“Muhakkak ki ahiret yurdu takva sahipleri için daha hayırlıdır. Akletmez misiniz?!” (En’am 32)
Âl-i İmran Suresi 14. ayeti tefsir ederken, “Takvalılar kimdir?” sorusunun cevabını ayetin sonunda bildirir:
“Bu takvalılar şunlardır: Rabbimiz, sana iman ettik; bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru, diyenlerdir. Yine de bu takvalılar sabırlı, sadık, Allah’a boyun eğen, Allah uğrunda harcayanlar ve seher vakitlerinde mağfiret dileyenlerdir.”
Âl-i İmran Suresi 14-17. ayetlere yaptığımız tefsire dönüp detayları öğrenebilirsiniz.
Ayrıca başka ayetlerde takvalıların başka sıfatlarını açıklar; namaz kılar, oruç tutar, zekât verir, marufu emreder, münkeri nehyeder, cihad ederler.
Kısaca, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeye ve nehiylerinden vazgeçmeye çalışanlardır. Onlar aynı zamanda Allah’ın velileridir.
İşte takvalılar dünyadan nasiplerini helal yollarla alırken hep ahireti düşünür ve Allah’ın rızasına nail olmaya çalışırlar.
Allah, “Muhakkak ki ahiret yurdu takva sahipleri için daha hayırlıdır. Akletmez misiniz?!” derken dünyanın kısa ve geçici olduğunu vurgularken, ahiretin daimî ve ebedî olduğunu bildirir. Akledenler, düşünen kimseler bunu idrak ederler.
Hindistan ve Pers felsefesinde dünyayı tamamen ihmal etmek düşüncesi var olduğu gibi, adamları yüceltmek ve ilah mertebesine ulaştırma düşünceleri de vardır.
Bu memleketler fethedilince, bunlardan İslam’a giren bazı kişiler kendi felsefelerini tamamen terk etmediler. İslam’la karıştırmaya başladılar. İslam’daki zühdü onların felsefelerindekine benzetip tasavvuf diye bir şey çıkarttılar. Tasavvuf kurucularının tümü Hindistanlı ve Pers’tir.
Ayrıca kişileri yüceltme ve ilahlaştırma temayüllerini evliya ve şeyhlere yansıttılar. Böylece o felsefedeki fenafillah ve vahdet-i vücut küfür fikirlerini İslam’a sokmaya çalışıp bazı kişilere veli veya evliya lakabı takarak onlara olağanüstü sıfatlar kazandırmaya veya bunların Allah’la birleşmesi ya da Allah’ın onlara kâinatta tasarruf yetkisi verdiğine dair İslam akidesine ters fikir ve inançları sokmaya başladılar. Basit, aklını çalıştırmayan veyahut cahil kimseleri kandırmaya çalıştılar.
Aynen eskiden Ka’b-ul Ahbar gibi, İslam’a giren Yahudiler de kendi eski kültürlerinden tamamen sıyrılmadılar; İsrailiyat denilen hikâyeleri İslam’a sokmaya çalıştılar.
Bu asırda da Batı’da bazı Avrupalı düşünürler İslam’a girdiler, Batı kültürünü İslam’la karıştırmaya başladılar.
Bu nedenle Allah dinini, Kur’an ve onu açıklayan sahih hadisler yoluyla korudu.
Tasavvuf âlimleri aslı olmayan çok hadis ve hikâye uydururlar. Bu nedenle sadece Kur’an ve sahih hadislere dönüp sarılmak gerekir. Bunun dışında uydurulan hadis ve hikâyeler reddedilir.
Ayrıca hiçbir insan yüceltilemez. Örneğin, “Ey Rabbim, falanca zatın yüzü suyu hürmetine” ya da “Peygamber Efendimiz hürmetine bizi affet” gibi bu şekilde dua edilmez. Sırf salih amel yaparak Allah’a yaklaşmak ve dua etmek gerekir.
Eğer sizin zannınıza göre filan kişi takva sahibiyse, Allah’ın velisiyse, onun yanına gelip veya ona haber verip “Benim veya çocuklarım için Allah’a dua et” dersin. Umulur ki Allah onun duasını kabul eder.
“Yağmur kesilince yağmur duası yapmak üzere 2. Raşidi Halife Ömer r.a., ‘Allah’ım! Senin peygamberin vasıtasıyla senden su isterdik. Şimdi biz peygamberimizin amcası vasıtasıyla senden su istiyoruz. Kalk ya Abbas, Allah’a dua et’ derdi. Abbas kalkar, dua ederdi.”
“Zira bir adam gelip, ‘Ya Rasulullah! Mallarımız helak oldu ve yollar kesildi. Bizim için Allah’a dua et ki Allah bize yağmur indirsin’ (derdi).” (Buhari)
İşte Ömer’den gelen rivayette vasıta, vesile ve aracının manasının ne olduğu açıkça beyan edildi: Daha önce Rasulullah’a gelip Allah’a dua etmesini isterlerdi. Şimdi ise onun amcası Abbas’ın dua etmesini istediler. Zira Rasulullah’ın amcası ve takva sahibi olduğunu biliyorlardı.
Bazı kişiler bu hadisi yanlış anlayarak veya saptırarak, peygamberin yüzsuyunun, falanca zatın yüzü suyu hürmetine Allah’a dua etmeye çalışırlar veya Allah’ı çağırırlar. Zaten yukarıda gösterdiğimiz ayetlerde açık şekilde beyan edildi: Rasul onlar için Allah’tan mağfiret dilesin diye yanına gelmeleri ve onu çağırmaları dönemi geçmiştir.
Ölülerden bir şey istenmez. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den de bir şey istenmez; vefat etmiştir. Ondan hiçbir şey talep edilmez.
Allah, kendi Rasulüne hitap ederek şöyle buyurdu:
اِنَّكَ مَيِّتٌ وَّاِنَّهُمۡ مَّيِّتُوۡنَ
“Muhakkak ki sen öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer 30)
Evliya veya veli denilip ölen kimsenin mezarına gidip bir şey istenmez. Tersine, o ölü bizim dualarımıza muhtaçtır.
Sadece ve sadece Allah’a şirk koşmadan, bir kimseyi katmadan dua edilir.
Esad Mansur