– 12 –

  • Münafıkların Nebî’ye eziyet etmeleri ve onu “kulak” olmakla itham etmeleri.
  • Allah, Rasulü ve ayetleriyle alay etmeleri.
  • Özürlerinin kabul edilmemesinin sebebi.
  • Kabahatlerinin özürlerinden daha büyük olması.
  • Dünyada ve ahirette görecekleri cezalar.
  • Onlara karşı susanların veya onlarla birlikte oturanların durumu.
  • Sorumlu kimsenin, emri altındakilere kulak vermesi.
  • Sorumlunun cemaatine güvenmesi ve otoritesini onlara dayandırması.

وَمِنۡهُمُ الَّذِيۡنَ يُؤۡذُوۡنَ النَّبِىَّ وَيَقُوۡلُوۡنَ هُوَ اُذُنٌ‌ ؕ قُلۡ اُذُنُ خَيۡرٍ لَّـكُمۡ يُؤۡمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤۡمِنُ لِلۡمُؤۡمِنِيۡنَ وَرَحۡمَةٌ لِّـلَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا مِنۡكُمۡ‌ ؕ وَالَّذِيۡنَ يُؤۡذُوۡنَ رَسُوۡلَ اللّٰهِ لَهُمۡ عَذَابٌ اَلِيۡمٌ‏ ﴿٦١﴾  يَحۡلِفُوۡنَ بِاللّٰهِ لَـكُمۡ لِيُرۡضُوۡكُمۡ‌ۚ وَاللّٰهُ وَرَسُوۡلُهٗۤ اَحَقُّ اَنۡ يُّرۡضُوۡهُ اِنۡ كَانُوۡا مُؤۡمِنِيۡنَ‏ ﴿٦٢﴾  اَلَمۡ يَعۡلَمُوۡۤا اَنَّهٗ مَنۡ يُّحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُوۡلَهٗ فَاَنَّ لَهٗ نَارَ جَهَـنَّمَ خَالِدًا فِيۡهَا‌ؕ ذٰلِكَ الۡخِزۡىُ الۡعَظِيۡمُ‏ ﴿٦٣﴾  يَحۡذَرُ الۡمُنٰفِقُوۡنَ اَنۡ تُنَزَّلَ عَلَيۡهِمۡ سُوۡرَةٌ تُنَبِّئُهُمۡ بِمَا فِىۡ قُلُوۡبِهِمۡ‌ ؕ قُلِ اسۡتَهۡزِءُوۡا‌ ۚ اِنَّ اللّٰهَ مُخۡرِجٌ مَّا تَحۡذَرُوۡنَ‏ ﴿٦٤﴾  وَلَٮِٕنۡ سَاَلۡتَهُمۡ لَيَـقُوۡلُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوۡضُ وَنَلۡعَبُ‌ؕ قُلۡ اَبِاللّٰهِ وَاٰيٰتِهٖ وَرَسُوۡلِهٖ كُنۡتُمۡ تَسۡتَهۡزِءُوۡنَ‏ ﴿٦٥﴾  لَا تَعۡتَذِرُوۡا قَدۡ كَفَرۡتُمۡ بَعۡدَ اِيۡمَانِكُمۡ‌ ؕ اِنۡ نَّـعۡفُ عَنۡ طَآٮِٕفَةٍ مِّنۡكُمۡ نُـعَذِّبۡ طَآٮِٕفَةً ۢ بِاَنَّهُمۡ كَانُوۡا مُجۡرِمِيۡنَ‏ ﴿٦٦﴾ 

“Onlardan (münafıklardan) Nebî’ye eziyet edenler vardır. ‘O her söylenene kulak veriyor.’ derler. De ki: ‘O sizin için hayır kulağıdır. Allah’a inanır ve müminlere güvenir. Sizden iman edenler için bir rahmettir. Allah’ın Rasulüne eziyet edenlere ise elem verici bir azap vardır.” (61)

“Sizi razı etmek için Allah’a yemin ederler. Oysa eğer mümin iseler, Allah’ı ve Rasulünü razı etmeleri daha doğrudur.” (62)

“Allah’a ve Rasulüne karşı gelenler, kendileri için içinde ebedî kalacakları cehennem ateşinin bulunduğunu bilmiyorlar mı? İşte en büyük rezillik budur.” (63)

“Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin üzerlerine indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: ‘Alay edin bakalım! Şüphesiz Allah çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır.’” (64)

“Eğer onlara niçin alay ettiklerini sorarsan, ‘Biz ancak lafa dalmış, şakalaşıyorduk.’ derler. De ki: ‘Allah ile, O’nun ayetleriyle ve Rasulüyle mi alay ediyordunuz?’” (65)

“Özür dilemeyin! Siz iman ettikten sonra küfre girdiniz. Sizden bir grubu affetsek bile, suçlu oldukları için diğer grubu cezalandıracağız.” (66)

Allah, münafıkların sıfatlarını ve yaptıkları kötü işleri saymaya devam etmektedir. Onlardan Nebî’ye eziyet edenler vardır. Bu eziyetlerden biri de Nebî’yi alaya alarak, herkesin sözünü dinlediği, herkesin isteğine, sorusuna ve itirazına kulak verdiği için onun düşük bir kişiliğe sahip olduğunu göstermeye çalışmalarıdır. Hâşâ, Nebî’yi sanki aptal yerine koyup herkesin onu aldatabileceğini ima ederek itham etmektedirler. Böyle söylemeleri büyük bir edepsizlik ve kötü bir ithamdır.

Oysa Nebî, tevazusundan dolayı herkesin derdini, meselesini ve sorusunu dinler; kendisine gelen vahiy doğrultusunda onlara nasihat, cevap ve çözüm gösterirdi. Çünkü onun görevi, insanlara Allah’ın risaletini apaçık bir şekilde tebliğ etmek ve en basit meselelerden en büyük meselelere kadar her şeyi öğretmektir.

Zira Âl-i İmrân suresi 159. ayette geçtiği gibi Allah, kendi rahmetiyle Nebî’nin müminlere karşı pek yumuşak ve merhametli olduğunu, haşin ve kaba olmadığını övmüştür. Aksi hâlde insanlar onun etrafından dağılıp gider ve ondan bir şey öğrenemezlerdi.

Aynı şekilde ihlaslı bir lider veya sorumlu, emri altında bulunanlara karşı kibirli davranmamalı; onların söylediklerini, isteklerini ve şikâyetlerini dinlemelidir. Kendisine bağlı insanların sözünü dinlemeyen bir sorumlu hiç hayırlı değildir. Zira o da onlardan biridir; onlardan üstün değildir. Sadece kendisine bir yetki verilmiş ve ağır bir emanet yüklenmiştir. Bu emaneti hakkıyla yerine getirmelidir.

Emri altında bulunanların işlerini onlarla istişare ederek yürütmeli, sorunlarını çözmeli, nasihatlerini dinlemeli ve muhasebelerini kabul etmelidir. Aksi hâlde despot veya diktatör olur. Bunun sonucunda cemaatı ondan nefret eder, ona isyan etmeye başlar ve ondan kurtulmaya çalışır.

Bu nedenle Allah, Nebî’yi överek şöyle buyurmuştur:

“O sizin için hayır kulağıdır.”

Çünkü Nebî Allah’a inanır ve güvenir. Allah kendisine ne vahyettiyse ona inanır ve bunun doğru olduğuna güvenir. Bu hususta hiçbir şüphesi veya tereddüdü yoktur.

Allah’a iman edip kendisine tabi olanlara da güvenir. Eğer bir lider veya sorumlu, kendisine tabi olanlara güvenmezse onlara itibar etmez veya onlardan korkar. Kendi otoritesini desteklemek için başka güçlere dayanır.

Bu nedenle, bu asırdaki Müslümanların yöneticileri halklarına güvenmezler. Kendi otoritelerini korumak için Amerika, Avrupa veya Rusya gibi küfür güçlerine koşup destek ve yardım dilerler. Buna karşılık, bu küfür devletlerinin çıkarlarını temin etmeye çalışırlar.

İslam devletinin ilk başkanı olan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den son halifeye kadar İslam ümmetinin yöneticileri hep İslam ümmetine güvendiler. Hiçbir kâfir devleti dost ve müttefik edinmediler ve onların paktlarına katılmadılar.

İstanbul’da kâfirlerin işbirlikçileri Hilafet Devleti’ni yıktığında ise küfür güçlerine güvendiler ve onların paktlarına girdiler.

İşte ihlaslı lider veya sorumlu, sadece Allah’a ve kendi cemaatine güvenir ve dayanır. Onların gücüyle otoriteye gelir, otoritesini korur ve güçlendirir.

Daha doğrusu otorite ümmete aittir. Ümmet, seçtiği kişiye otoriteyi teslim eder ve ona itaat eder.

Nebî hakkında Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sizden iman edenler için bir rahmettir. Allah’ın Rasulüne eziyet edenlere ise elem verici bir azap vardır.”

“Sizden iman edenler” denildiğinde gerçek anlamda iman edenler kastedilmektedir. Nebî onlar için bir rahmettir; onların hayrını ve iyiliğini sağlar ve doğru yolu göstererek onları azaptan kurtarır. Fakat müminlerin arasında bulunup, sözde “Ben müminim.” diyerek Nebî’ye çeşitli şekillerde eziyet eden ve münafıklık yapanlara acı verici bir azap hazırlanmıştır.

İşte Rasul ve onun getirdiği risalet, iman edenler için bir rahmet olurken, gönderilişiyle iman etmeyenler azabı hak etmiş olurlar. Zira İsrâ suresi 15. ayette geçtiği üzere Allah, bir Rasul göndermedikçe hiç kimseye azap vermez.

Münafıklar yalanlarını ve gerçek yüzlerini örtmek için “Sizi, müminleri razı etmek için Allah’a yemin ederler.” Cihada gitmedikleri ve Allah yolunda harcama yapmadıkları zaman, “Durumumuz iyi değildir.” diyerek mazeretler uydurur; maksadımızın şöyle veya böyle olduğunu söyleyerek yalanlar söylemeye başlarlar.

Oysa önce Allah’ı ve Rasulünü hoşnut etmeliydiler. Bu ise Allah’ın ve Rasulünün emirlerine tam bir teslimiyetle, sıkıntıdan kaçmadan, hiçbir bahane aramadan ve doğru olmayan mazeretler uydurmadan uymaya çalışmalarıyla mümkündür. Gerçek mümin böyledir.

Allah’tan korkmayan kimse ancak kendisinden daha güçlü olan kişiden korkar ve onu memnun etmeye çalışır. O dönemde Müslümanların devleti vardı ve münafıklar bunun cezasından korkarlardı.

Bu asırda ise İslam Hilafet Devleti olmadığı için münafıklar Müslümanlardan korkmazlar. Açıkça küfürlerini ve kâfirlerle olan dostluklarını ortaya koyup savunurlar. Kâfirlerden aldıkları demokrasiyi, laikliği ve kanunları övünerek uygular ve savunurlar. Kâfirleri dost ve müttefik edindiklerini savunurlar. Onlarla yaptıkları işbirliklerini ve NATO gibi girdikleri paktları savunurlar. Aynı zamanda “Biz Müslümanız, müminiz.” derler.

Müminleri kandırmak ve oylarını toplamak için namaz kıldıklarını ve umre yaptıklarını gösterirler.

Gerçek mümin ise yalnızca Allah’ı ve Rasulünü razı etmeye çalışır. Diğer insanlara karşı da bu anlayışla davranır. Onun gibi müminler ondan razı olurlar. Kâfirler ve münafıklar ise bundan vazgeçmediği ve kendilerine uymadığı sürece ondan asla razı olmazlar.

Bakara suresi 120. ayette Allah, Yahudilerin ve Hristiyanların, müminler onların dinlerine uyup hak din olan İslam’ı terk etmedikçe onlardan asla razı olmayacaklarını bildirmektedir.

Allah, “Allah’a ve Rasulüne karşı gelirlerse, kendileri için içinde ebedî kalacakları cehennem ateşinin bulunduğunu bilmiyorlar mı?” diyerek inkârî bir soru sormaktadır. Yani bu durum kabul edilmez ve reddedilir; fakat soru şeklinde inkâr edilmektedir.

Nasıl bunu bilemezler?! Aslında bunun anlamı, “Nasıl buna inanmazlar?” şeklindedir. Zira inanmak, ilimden sonra gerçekleşir. İnsan düşündüğü zaman gerçeği öğrenir ve ardından inanır. Böylece vakıayı delile dayanarak kesin bir şekilde tasdik eder. İman budur.

Fakat münafıklar düşünmezler veya kalpleri hastadır. Gerçeği görseler bile inanmak istemezler. Bu nedenle Kur’an’ın mucizesini gördükleri hâlde Allah’a ve Rasulüne karşı gelirler.

Allah bu ayetle onları hem azarlıyor hem de tehdit ediyor. Zira Nisa suresi 60-61. ayetlerde, mümin olduğunu iddia edip Allah’ın indirdiği ve Rasulüne vahyettiği hükümlerden yüz çevirerek beşerî tağut kanunlarına uyanların büyük bir sapkınlık içinde ve münafık olduklarını ilan etti. Bunlara ebedî cehennem azabı hazırladı.

Cehennem azabından daha büyük bir rezillik ve alçaklık var mıdır?! Elbette yoktur. Fakat münafıklar bunu bilmezler; çünkü buna inanmazlar. Kalpleri hasta olduğu için bilmek ve inanmak istemezler.

Kalbinde hastalık bulunanlar hiçbir fikri veya mümin kimseyi beğenmez, kabul etmez ve ona güvenmez. Kendini üstün görür, diğer müminleri aşağılar; kâfirleri ve onların sahip oldukları şeyleri beğenir ve över.

Münafıklar, kendi kalplerinde bulunan imansızlığın ve müminlere karşı sakladıkları kin ve nefretin kendilerine bildirileceği bir surenin üzerlerine indirilmesinden çekiniyorlar. Ancak bu çekinmeleri tam anlamıyla ciddi değildir. Birbirlerine bunu alay şeklinde söylerler ve aynı zamanda böyle bir surenin geleceğinden şüphe ederler. Çünkü Rasul’e ve Kur’an’a inanmazlar.

Ayetin devamı, bunu alay şeklinde söylediklerini göstermektedir:

“Ey Rasulüm! Onlara de ki: ‘Alay edin bakalım. Ama ne kadar alay ederseniz edin, şüphesiz Allah çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır.’”

Allah birçok surede onların maskelerini düşürmüş, kalplerinde sakladıklarını, kötü niyetlerini ve yalanlarını ortaya çıkarmıştır.

Muhammed suresi 29-30. ayetlerde Allah onları uyararak ve tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

“Kalplerinde hastalık bulunanların, Allah’ın onların kinlerini ve düşmanlıklarını ortaya çıkarmayacağını mı zannettiler? İsteseydik onları sana tek tek gösterirdik. Böylece onları simalarından tanırdın. Zaten sen onları konuşma tarzlarından tanıyacaksın.”

Allah, hem onların hem de müminlerin yaptıklarını bildiğini ifade etmek üzere kapsamlı bir şekilde:

“Allah yaptıklarınızı bilir.”

buyurmuştur.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

” اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله”

“Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.”
(Tirmizî, Buhârî)

Allah birçok ayette, insan iman ettiği zaman kalbine nur koyacağını açıklar. Bu şekilde insan gerçekleri görür, münafıkları tanır ve hakkı batıldan birbirinden ayırır.

Mümin, Kur’an ve Sünneti ölçü edindiğinde Allah’ın nuruyla bakar ve münafıkları iyi tanır. Çünkü onlar Kur’an ve Sünnet’e uymamak için çeşitli bahaneler ortaya çıkarır; ayetleri ve hadisleri hakiki manalarından çıkararak ters veya kötü teviller yaparlar. Simalarından, yüz hatlarından, konuşma tarzlarından ve hareketlerinden anlaşılırlar. Ayet ve hadislerde onların sıfatları tek tek açıklanmıştır.

Onlar yalana alıştıkları için yalan bir bahane ve mazeret ararlar. Bu nedenle Allah, onların durumunu Rasulüne bildirerek şöyle buyurmaktadır:

“Eğer onlara niçin alay ettiklerini sorarsan, ‘Biz ancak lafa dalmış, şakalaşıyorduk.’ derler.”

Aslında özürleri kabahatlerinden daha büyüktür. Çünkü Allah, Rasulü ve ayetleriyle alay etmektedirler.

Allah’la, Rasulüyle ve ayetleriyle şakalaşılır mı?! Böyle yapanlar asla mümin olamazlar. Akideyle ilgili hiçbir fikirle alay edilemez ve şaka yapılamaz. Aksi hâlde kişi akideyi ciddiye almamış ve ona inanmamış demektir. Hatta şer‘î hükümlerle dahi alay edilemez. Bunlarla alay edenler münafık olarak damgalanır.

Hac suresinin 27-34. ayetlerinde Allah; hac menasikini, Kâbe’yi, Safa ve Merve’yi, Arafat’ı, tavafı, kurban kesmeyi ve benzeri ibadetleri Allah’ın teklifleri, saygı gösterilmesi gereken şeyler ve şeairi olarak gösterirken, bunları yücelten kimselerin takva sahibi ve Allah’tan korkan kimseler olduklarını bildirip vurgulamaktadır.

Kâfirler ve münafıklar ise bunlarla alay ederler. Müminler ise bunlara saygı gösterir ve kutsal olarak kabul ederler.

Allah zikredildiğinde veya ayetleri okunduğunda müminlerin kalpleri ürperir. Kâfirler ve münafıklar ise bunlarla alay ederler.

Hatta müminlerle de alay ederler. Bakara suresi 212. ayette beyan edildiği gibi kâfirlere dünya hayatı süslü gösterilmiştir. Dünyayı çok severler ve aynı zamanda müminlerle alay ederler. Çünkü müminler Allah’a ve ahirete inanır, ahireti dünyaya tercih ederler. Kıyamet gününde takva sahipleri üstün olacak, kâfirler ise aşağılanacaktır.

Allah münafıklara:

“Özür dilemeyin!”

Buyurur. Yani özürleriniz kabul edilemez. Alaylarınızdan dolayı:

“Siz iman ettikten sonra küfre girdiniz.”

Çünkü Allah’a, Rasulüne ve ayetlerine iman ettiklerini iddia ettiler. Allah onlara zahiren mümin muamelesi yaptı. Fakat mümin olduklarını iddia ettikten sonra bunlarla alay ederek küfürlerini açığa vurdular. Artık “Müminiz.” iddiasıyla küfürlerini örtemezler.

Cihada gitmemek için çeşitli mazeretler ileri sürüyorlardı. Böylece münafıklıklarını örtmeye çalışıyorlardı. Fakat akidevî konularla veya Allah’ın hükümleriyle alay eden kimsenin mazereti kabul edilmez. Bu konular ciddiye alınır, taviz gösterilmez ve keskin bir tutum takınılır.

Nisa suresi 140. ayette, Allah’ın ayetleri inkâr edildiği veya alaya alındığı zaman onların yanında, oturum yerlerinde veya meclislerinde oturmak kesin olarak yasaklanmıştır. Onlarla oturanlar da onlardan olur. Çünkü böyle kimseler büyük bir taviz göstermiş ve büyük bir münker karşısında susmuş olurlar.

Bunun anlamı, Allah, Rasulü, akaid ve ahkâmı içeren ayetlerle alay eden veya bunları hafife alan kimsenin münafık veya kâfir olarak damgalanmasıdır. Böyle bir kimseye karşı ciddi bir tutum takınılır ve onunla beraber olunmaz.

Hilafet Devleti iki tarafa da ceza verir. Allah’ın ayetleriyle alay eden kâfir ve münafıklara ağır ceza verilirken, bu büyük münker karşısında susan kişilere de ceza verilir. İslam’daki Ukûbât Nizamı’nda beyan edildiği gibi, münkere karşı susan kişiye kırbaçlama ve hapis cezası verilir.

Allah, münafıklara tövbe etmeleri için fırsat verirken, tövbe etmeyenleri cezalandıracağı konusunda tehdit ederek şöyle buyurmuştur:

“Sizden bir grubu affetsek bile, suçlu oldukları için diğer grubu cezalandıracağız.”

Münafıklığı terk edip kesin şekilde bundan vazgeçerek tövbe eden münafıklar affedilir. Fakat münafıklık üzerinde kalırlarsa kâfir sayılır ve dünyada cezalandırıldıkları gibi ahirette de cezalandırılırlar.

Nisa suresi 140. ayetin sonunda Allah, kâfirleri ve münafıkları cehennemde beraber toplayacağını bildirmektedir. Hatta münafıklar gizli kâfir olup İslam’a karşı sinsi üsluplarla savaştıkları için cehennemde açık kâfirlerden daha ağır bir ceza göreceklerdir. Nisa suresi 145. ayette:

“Şüphesiz münafıklar cehennemin en alt tabakasındadır.”

Buyrulmuştur.