Erdoğan ve Avrupa Birliği Çıkmazı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 3 Mart 2025 tarihinde yaptığı açıklamada, “Türkiye olmadan Avrupa kıtasının güvenliğini düşünmek mümkün değildir” ifadelerini kullandı. Erdoğan, bu sözleri Ankara’daki Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Merkezi’nde, Ramazan ayı dolayısıyla Türkiye’de görevli yabancı büyükelçilere verilen iftar programında yaptığı konuşmada dile getirdi. Erdoğan, “Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak, Avrupa Birliği’ne katılımımızı stratejik bir öncelik olarak değerlendiriyoruz” dedi ve sözlerine şu şekilde devam etti: “Avrupa, Türkiye’ye hak ettiği yeri vermedikçe küresel bir aktör olarak varlığını sürdürmekte zorlanacaktır.”

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilere kısaca göz atacak olursak; Türkiye’nin Birliğe üyelik süreci 31 Temmuz 1959 tarihinde başlatıldı. O tarihten bu yana birçok anlaşma, protokol ve müzakere yapıldı, fakat süreç on yıllar boyunca farklı isimler altında yürütülerek Avrupa’nın samimiyetsizliği ortaya çıktı. Avrupa, Türkiye’yi sürekli bir umut ve belirsizlik arasında tutarak onu baskı altında tutmuş, Türkiye’ye çeşitli şartlar dayatarak hem kendine bağımlı hâle getirmeye çalışmış hem de ülkeyi İslamî kimliğinden uzaklaştırmayı hedeflemiştir. Ayrıca, Türkiye üzerindeki siyasi nüfuzunu koruma ve Amerika’nın artan etkisine karşı kaybettiklerini telafi etme gayretinde olmuştur.

3 Ekim 2005 tarihinde ise Türkiye ile Avrupa Birliği arasında resmî katılım müzakerelerinin başlatılmasına karar verilmiş ve Türkiye, üyeliğe aday ülke olarak kabul edilmiştir. Bu karar, Amerika’nın baskısıyla alınmış; Washington, Türkiye’yi Birlik içinde kendi çıkarları doğrultusunda etkili bir aktör olarak konumlandırmak istemiştir. O dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner da bu durumu açıkça itiraf etmiştir.

Ancak Avrupa, zamanla süreci yavaşlatmış ve Türkiye’ye Kıbrıs, Kürt meselesi, Aleviler, Ermeni meselesi, kadın hakları, insan hakları, LGBT hakları, ifade özgürlüğü, anayasal reformlar, yasalar ve demokrasi gibi konuları içeren toplam 35 dosya sunarak yeni şartlar öne sürmüştür.

Süregelen müzakereler, 2016 yılında, Erdoğan’ın Avrupa Birliği ile Türk vatandaşlarına yönelik vize serbestisi anlaşmasına varan dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nu görevden almasının ardından askıya alınmıştır. Avrupa Birliği, o tarihten bu yana Türkiye’nin üyeliğine dair ciddi bir adım atmamış, müzakereleri sürekli oyalama ve erteleme yoluna gitmiştir.

Günümüzde Erdoğan, Amerika ile Avrupa Birliği arasında yaşanan gerilimi kendi lehine kullanmaya çalışmaktadır. Amerika, Avrupa Birliği’ni zayıflatma ve Rusya karşısında savunmasız bırakma çabası içindeyken, Erdoğan Türkiye’nin üyelik talebini yeniden gündeme getirerek Avrupa’nın güvenliğini Türkiye’ye bağlamaya çalışmaktadır. Böylece Türkiye’yi hem güvenlik hem de siyasi açıdan Avrupa için vazgeçilmez bir aktör hâline getirmeyi hedeflemektedir. Erdoğan’a göre, Avrupa ya Türkiye’yi Birliğe dâhil edecek ve Amerika ile ilişkilerini yumuşatacak ya da Amerika’nın baskısıyla zayıflayarak Rusya’nın tehdidi altında kalacaktır.

Erdoğan, Rusya’nın yeniden Avrupa için bir tehdit unsuru hâline geldiğini hatırlatmakta ve Türkiye’nin Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamaktadır. Türkiye, 1952’den beri NATO üyesidir ve soğuk savaş döneminde Avrupa’nın güney kanadında Rusya liderliğindeki Doğu Bloku’na karşı güvenlik sağlamıştır. Ukrayna savaşıyla birlikte yeniden ortaya çıkan Rus tehdidi karşısında Avrupa’nın Türkiye’ye olan ihtiyacı bir kez daha öne çıkmıştır.

Erdoğan, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini stratejik bir öncelik olarak görmektedir. Üyeliğin gerçekleşmesi durumunda Türkiye, Amerika lehine Birlik içinde etkili bir rol üstlenecek ve Erdoğan da ülkesine ekonomik kazanımlar sağlamayı hedefleyecektir. Ancak Erdoğan, Avrupa’nın bu konuda isteksiz ve oyalayıcı tutumunun farkındadır. Türkiye’nin Birliğe üyeliğinin neredeyse imkânsız olduğunu bilse de bu süreci iç politikada kendi konumunu güçlendirmek amacıyla kullanmaktadır. Türkiye kamuoyunda Avrupa Birliği üyeliğinin hâlâ önemli bir beklenti olması nedeniyle, Erdoğan bu söylemi sürdürerek halk nezdinde umudu canlı tutmaktadır.

Dış politikada ise Erdoğan, bu durumu Avrupa’yı zor durumda bırakmak ve Türkiye’ye yönelik düşmanlığı azaltarak bazı tavizler koparmak amacıyla kullanmaktadır. Avrupa’ya, Amerika (özellikle Trump dönemi) ve Rusya ile olan ilişkilerini koz olarak sunmakta ve Türkiye’yi stratejik bir arabulucu gibi konumlandırmaktadır. Zira Avrupa, Ukrayna savaşının ardından Rusya’yı kaybetmiş ve şimdi de Amerika ile ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşamaktadır.

Bu noktada Erdoğan, Türkiye’yi Avrupa için bir kurtarıcı ve stratejik ortak olarak göstermeye çalışmakta, Amerika’ya da Türkiye’nin sağladığı katkıları hatırlatarak (Libya, Azerbaycan ve Suriye örneklerinde olduğu gibi) kendi pozisyonunu güçlendirmektedir. Erdoğan, bu dış politika hamlelerini aynı zamanda 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde iç politikada halk desteğini artırmak için de kullanmaktadır.

Tüm bunlar göstermektedir ki Erdoğan, meselelere İslami bir perspektiften yaklaşmamaktadır. Zira İslami bir bakış açısına sahip biri, Avrupa Birliği gibi bir yapıya katılmaya çalışmaz ve bu uğurda Avrupalılara sürekli taviz vermezdi. Özellikle Türkiye’nin yasalarını Avrupa’nın yozlaşmış hukuk sistemine uyumlu hâle getirmek, aile yapısı, kadın, eşcinsellik ve özgürlükler gibi konularda daha da ifsat edilmiş düzenlemelere uyum sağlamak için değişiklikler yapmak, İslami bir perspektifle asla bağdaşmaz. Zaten Türkiye’nin mevcut hukuk sistemi, Mustafa Kemal döneminde hilafet ve şeriatın kaldırılmasıyla birlikte Batı’dan ithal edilen yasaların ürünüdür.

Avrupalılar ise Türkiye’yi tamamen kaybetmemek için üyelik umudunu canlı tutmakta, ancak bir yandan da Türkiye’nin BRICS gibi alternatif oluşumlara yönelmesinden endişe etmektedir. Avrupa, Türkiye’yi Birlik dışında bir dış ortak olarak tutmayı ve tam üye yapmamayı tercih etmektedir. Zira Türkiye, İslami kimliği nedeniyle Birliğe girmesi durumunda nüfus ve yüzölçümü bakımından Avrupa’nın en büyük devleti olacak ve Amerika ile olan yakın bağları nedeniyle Birlik içinde Washington lehine etkili bir unsur hâline gelecektir.

Buna karşın, Türkiye’yi NATO’ya dâhil etmişlerdir. Bunun amacı, Türkiye’yi Rusya’ya karşı bir savunma hattı olarak kullanmak ve NATO şemsiyesi altında İslam dünyasının merkezinde askeri üsler kurmaktır. Avrupa, Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemekte; ancak, Amerika tarafından Avrupa içinde bir araç olarak kullanılmasından da çekinmektedir. Ayrıca, Avrupa Birliği’nin Hristiyan kimliğini koruma arzusuyla hareket etmekte ve Birlik içinde 80 milyondan fazla Müslüman nüfusun varlığını istememektedirler. Müslümanlara karşı duydukları tarihî ve derin düşmanlık nedeniyle, Avrupa’da milyonlarca Müslüman göçmenin, eski işçilerin ve onların çocuklarının, torunlarının varlığından dahi rahatsızlık duymaktadırlar. Bu, Batı’nın İslam ve Müslümanlara karşı beslediği köklü kin ve önyargının bir yansımasıdır.

Müslümanlar hâlâ dinlerine ve kültürlerine bağlı kaldıkları için, bu durum seküler demokratlar kadar aşırı sağcı milliyetçileri de rahatsız etmektedir. Avrupa’daki birçok kişi, ülkelerinde kendi uluslarından olmayan birinin varlığına dahi tahammül edemezken, Müslümanların varlığı bu öfkeyi katlamaktadır.

Oysa İslami bir bakış açısına sahip olan biri, Türkiye’yi İslamî bir Hilafet Devleti’nin merkezi yapmayı hedefler ve yaklaşık 2 milyar Müslümanı ve 32 milyon km²’lik geniş bir coğrafyayı birleştirerek büyük petrol, gaz, maden ve diğer zenginliklere sahip İslam dünyasını tek bir çatı altında toplamaya çalışır. Böyle bir durumda, ne çöküşe yaklaşan Avrupa’ya ne de kırılgan Birlik yapısına ihtiyaç duyulur.

Esad Mansur