İDDİA EDİLDİĞİ GİBİ HALKIN HÂKİMİYETİ VAR MI?

23 Nisan 1920 tarihi Osmanlı devletini yıkmak, Hilafeti ilga etmek, laik rejimi kurmak ve Başkenti Ankara’ya taşımak için ilk adım idi.

Bu tarihte Ankara’da bir meclis kuruluyor. Oysa Osmanlı devleti hala ayaktadır. Bahane ise, İstanbul’un yabancı güçlerin işgali altında bulunmasıdır. Bu meclis için gerçek seçim olmadı, göstermelik bir seçim yapıldı. Kemalistlerden başka bu meclise hiç bir üye seçilmedi. Bu meclise Milli Hâkimiyet diye bir şey getiriliyor. Bu Allah’ın hâkimiyetini kaldırtmak için bir adım idi. Bilahare, bu mecliste 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edilecek ve 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırılacaktır. Ayrıca, İslam hükümleri yerine adlandırılan Atatürk inkılapları ve laik kanunları arka arkaya getirilmeye başlandı. 1937 senesine gelince laiklik açık şekilde ilan edilecektir. Bütün bunlar gerçekleşti.

23 Nisan egemenlik bayramı olarak adlandırılıyor. Bunun manası, Hâkimiyet halka aittir. Biz kavram üzerinde duracağız.

Egemenlik kavramı bize Batı’dan geldi. Bunun manası, iradeyi kullanmak ve yürütmektir. İnsan kendi iradesini kullanacak ve yürütecektir. Hiç bir kimse bunun üzerine iradesini koyamaz. İnsan serbest, istediğini yapar. Bu şekilde insan egemen olur. Bu tek kişinin egemenliğinden, kilise, onun adamları ve dininden kurtulmak için ortaya atılmış bir mefhumdur. Demokratik sistem buna dayalı olarak kurulmuştur. Böylece, insanlar dine bağlı olmayacak, sadece kendi iradelerini kullanacaklar. Ama bu pratikte geçerli olmadığı için halk meclisleri kurdular. Bu meclisler halkların iradelerini temsil edecektir. Başka bir deyişle, halktan iradeyi çektiler, bir kaç yüz kişiye teslim ettiler. Buna halkın iradesi denilir. Halka düşen görev bunları seçmektir. Fakat meclis değişik partilerden oluşuyor, her partinin lideri var. Bu lider meclise bir kanun tasarısı sunuyor, partiye ait milletvekilleri tasarıyı onaylıyor. Diğer partileri ikna etmeye çalışıyor. Onun için gerçek demokrasi veya halkın hâkimiyeti yoktur. Hem de herkesin kabulü yoktur, çoğunluğun kabulü vardır. Buna göre var olan şey, halkın çoğunluğunun bir kişinin iradesine teslim oluşudur. Gerçek olan budur. Halkın çoğunluğu bir kişinin iradesine teslim olunca halkın hâkimiyeti ve demokrasi vardır derler. Batı dünyasındaki uygulama budur. Kanunları ve kararları bu şekilde çıkartıyorlar. Halka bunu kanun ve polis gücüyle kabul ettiriyorlar. Çünkü bazen meclisin aldığı karardan ve çıkarttığı kanunlardan halk memnun kalmıyor.

Türkiye Cumhuriyeti bunların taklitçisidir. Bir kişi olan Mustafa Kemal’in iradesine teslim olan Kemalistlerin aldıkları kanunlara halkın iradesi ve hâkimiyeti denilir. Mustafa Kemal, zorla Şeriatı ve Hilafeti kaldırdı. Ona uyan Kemalistlerin onayına halkın iradesi denildi. Burada büyük oyun ve hile vardır. Karşı gelenler ya öldürüldü ya hapse atıldı veyahut sürgün edildi veyahut ta memleketi terk etmeye zorlandılar. On binlerce veya yüzbinlerce -sayısı belli değil- insan öldürüldü. Hâlâ aynı icraat devam ediyor. Halkın ezici çoğunluğu Müslümandır. Bu çoğunluğu temsil eden partiler ortaya çıkınca hemen kapatılıyor, liderleri idam ediliyor veya hapse atılıyor. Hem de halkın iradesine göre partilerin kurulması yasaklanıyor. İslam’a dayalı partinin kurulması yasaktır. İslam’ın izini taşıyan her partiyle de savaşılıyor. Buna da demokrasi diyorlar, halkın iradesi diyorlar. Açık bir sahtekârlık vardır. Fikri mücadele eden partiler yasaklanıyor ve cezalandırılıyor. Misal olarak; son günlerde Hizb-ut Tahrir adlı partinin elemanlarının bir kısmı tutuklandı. Bunların suçu, İslam hâkimiyetini, Hilafet Devletini ve şeriatı uygulamaya davet etmektir. Bunlar ne silah nede sopa kullanıyorlar, hiç bir kaba kuvvete başvurmuyorlar.

Netice olarak, Türkiye’de mevcut olan demokrasi ve halkın iradesi veya milli hâkimiyet ve egemenlik Kemalistlerin iradesine korkuyla, baskıyla ve eziyetle halkın teslim olmasıdır. Hem de anayasa ve kanunlar Batıdan ithal edilmiştir.

Türkiye’nin vakıası ve gerçeği budur. Her sene 23 Nisanı bunun için kutluyorlar. Hem de çocuklara armağan edilen bayram diye. Peki, insanlar kendilerini yaratan Allah’ın iradesine niçin teslim olmuyorlar?! İddia ediyorlar ki Mustafa Kemal milleti kurtardı, biz ona borçluyuz, ona uymak mecburiyetindeyiz. Bunun gerçek olduğunu farz edelim; bu bir insandı, dahi olsa bile. O insanı yaratan Halik kadar insanı bilemez, geleceği de bilemez, onun sistemi onun hevasına göre olur. Hiç bir zaman insandan gelen sistem ve çözümler doğru olamaz, kamil olamaz, hep çelişki ve tezatlarla dolu olur. Onun iyiliği varsa bile, onun iradesine teslim olmak demek değildir. Kendisi aciz idi ve sınırlı idi. Sınırlılığı ispatlayan şey onun ölümüdür. Onun acizliğini ispatlayan şey kendi kendini ölümden kurtaramayışıdır. Ayrıca, bu adam zevkine ve şehvetine çok düşkündü. İçki ve kadınlara çok düşkündü. O zaman bize getireceği rejim hak ve adalet sistemi değil kendi zevkine göre ayarlanan fasit bir sistem olur. “Mustafa Kemal büyük bir adamdı, dahi idi, o olmasaydı biz olmazdık” diye iddia ediliyor. Oysaki Allah bizi yaratmasaydı biz hiç olmayacaktık, bize değişik organlar ve akıl vermeseydi yaşayamayacaktık, bize bol nimetler yaratmasaydı hayatta kalamayacaktık. Neden Allah’ın büyük ve sınırsız iyiliğini tanımıyoruz?! Bu nedenle; neden O’nun sistemine ve çözümlerine uymuyoruz da, sınırlı iyiliğe (!) sahip olup fani olan kişinin sistemine ve çözümlerine uyuyoruz?!

İnsanlar yaratılışta dindardır. İllede bir güce boyun eğip ona saygı göstereceklerdir. Öyleyse, yaratıcıya boyun eğsinler ve gerekli ihtimamı göstersinler. Kendileri gibi bir adama boyun eğmesinler.

Gerçek, Kemalistler akılsızdırlar. Hiç doğru şekilde akıllarını kullanamıyorlar. Kendilerini kim yarattı, neden yarattı, neden ölüyoruz, nereye gidiyoruz diye hiç düşünmüyorlar, düşünmek bile istemiyorlar. Batılılar da aynı durumdadırlar. Böyle şeyi hiç düşünmek bile istemiyorlar. Sadece, onlara akıl satan kimselere tabi oluyorlar.

Aklını kullanan insan yaratıcının kendi üzerindeki iyiliği ve fazlını idrak eder. Bizi nasıl mükemmel bir şekilde yarattığını kavrar düşünür. Ondan başka kim mükemmel nizam ve şeriat indirebilir? Bunun idrakine varır. O halde, bir kişinin iradesine teslim olmak veya halkın çoğunluğunun kabul ettiği şeyi kabul etmek ahmaklığın, akılsızlığın ta kendisidir.

Mademki, yaratıcıyı tanıdık öyleyse onun emrine uymalıyız, onun iradesine teslim olmalıyız. Kendi irademize veya bir kişinin iradesine teslim olmamalıyız veya çoğunluğun kabul ettiği şeyden vazgeçip, Allah’ın iradesine teslim olmalıyız. Allah’a iman bunu gerektirir. “La ilahe illahlah”ın manası budur. Eğer, biri aksini iddia ediyorsa Müslüman olamaz. Eğer, Mustafa Kemalin iradesine ve meclisin iradesine inanarak teslim olursa kafir olur, velev ki Allah’ın varlığını kabul etse, namaz kılsa ve oruç tutsa da.

Allah’u Teala şöyle buyuruyor:

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (Nisa 60)

Tağut ise, insanın hükmüdür. Allah’ın hakkını çiğneyip haddi aşan kimseye tağut denilir. Böylece, azgın insanın kanunu tağut olur. Ayetin nüzul sebebi, bir Yahudi lidere muhakeme olmak için giden Müslüman hakkındadır.

“Onlara: Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Resûl’e gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisa 61)

Müslümanlar gibi gözükerek Allah ve Resulünün hükümlerine içten tabi olmayanlar münafıktır, gizli kafirdir. Eğer açıktan Müslümanlığı iddia etmiyorlarsa kafirdirler.

“Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felâket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik, diye yemin ederek sana nasıl gelirler!” (Nisa 62)

Zelzele, deprem, açlık ve sıkıntı gibi musibetler başlarına gelince, biz Allah’a saygısızlık göstermek istemiyoruz, biz müminiz, inançlıyız diye iddia ederler. Biz milletin ıslahı ve barışı için bu (tağuti) kanunları uygularız derler.

“Onlar Allah’ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında tesirli söz söyle.” (Nisa 63)

Burada bütün insanları düşündürmek gerekir ki; onlara yağ çekmek değil içlerini sarsacak derin fikirleri söylemek, Allah’ın yaratıcılığını onlara anlatılarak Allah’ın azabından onları korkutmak gerekir.

“Biz her peygamberi Allah’ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.”(Nisa 64)

Resuller niçin gönderiliyor? Allah’ın izni ile emrine itaat edilsin diye. “Muhammedun Resulullah” diyorlar, sonra Mustafa Kemal’e veya Kemalistlere itaat ediyorlar. Bu durumda Müslüman sayılırlar mı? Mustafa Kemal’e ve Kemalistlerin kaynak olarak aldıkları Batı kanunlarına inanarak bunlara itaat edenlerde kesinlikle iman bulunmaz. Böyle yapanlar zalim olur. Kendi kendilerine zulmedenler yani, Allah’ın emirlerini yerine getirmeyip şeriatını uygulamayanlar, Allah’tan mağfiret dilesinler, tağuta uymaktan vazgeçip tövbe etsinler, o zaman umulur ki Allah onları affeder.

Türkiye’deki laiklere ve Kemalistlere diyoruz ki; size tövbe etmek için fırsat var, Kemalizm ve küfürden vazgeçin, Allah’ın indirdiğini uygulamaya başlayın ki; Allah sizi affetsin.

Allah’u Tealanın hükmünü uygulamak ise ayette geçtiği gibidir:

 “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)

Allah’ın hâkimiyetini kabul etmemek en büyük zulümdür. Çünkü yaratan, öldüren, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten kâdir olan, rızık veren, mülk sahibi yalnız O’dur.

Bu durumda, Allah’ın hükmünü terk edip aciz, sınırlı ve muhtaç olan insanın hükmüne nasıl uyulur? Bu akılsızlık değil mi? Bu haksızlık değil mi?

Esad Mansur