İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık, kafirlerin derinliklerinde aslen mevcuttur. Genellikle İslam’a karşı kendilerinde bulunan kör taassuptan dolayı bu düşmanlık kalplerinde yerleşmiştir ve kışkırtıldığı zaman alevlenir.

Özellikle haçlı seferlerinden beri Batılılarda tarihsel bir miras olarak bu düşmanlık devam etmektedir. O zaman Batı devletleri kiliseyi kullanarak halkları tahrik etti. Fakat şu anda batılılar laikliği benimsediler dini hayattan ve düşünceden ayırdılar, çoğu Hıristiyanlığı terk ettiler veya kendileri için önemli olmayan bir şey oldu. Bu nedenle kendi içlerinde Müslümanların bulunması bir sorun teşkil etmez oldu.

Batılılarda başka bir şey de var; o da milliyetçi taassuptur. Kendilerine işlemiş ve içlerinde kökleşmiştir, onu sökmek mümkün değildir. Bu unsur tahrik edilince diğerlerine karşı düşmanlık alevlenir. İkinci cihan savaşından sonra Nazi ve Faşist rejimler çökünce milliyetçilik sustu ama yok olmadı. Böylece Batılılar birbirlerine ve diğerlerine açık oldular aralarında bir birlik oluşturmaya başladılar.

Avrupa’da büyük tahribat yapan bu savaştan sonra geçen yüzyılın altmışlı yıllarının başlangıcında Müslümanlar Avrupa’ya gelmeye başladılar. Şu iki sebepten dolayı Avrupalılar onları hoşça karşıladılar:

1- Yukarıdaki iki taassup; dini ve milliyetçi taassubun geçici olarak ortadan kalkması.

2- Savaşta birçok insanın öldürülmesinden dolayı beşeri güce ihtiyacın duyulmasıdır.

Özellikle Almanya’da; zira en büyük sanayi ülkesi ve en fazla insan kaybına uğrayan ülkelerden biri olması hasebiyle. Yine Britanya ve Fransa’da da. Fakat bu iki devlet Müslüman memleketlerinin çoğunu sömürüyordu.  Bu memleketlere şekli istiklal vererek sömürgecilik üslubunu değiştiren Britanya, eski müstemlekelerinden Commonwealth (İngiliz Halklar Topluluğu) oluşturduğu gibi, Fransa da eski müstemlekelerinden Francopfonie Topluluğu oluşturdu ve bu yolla birçok Müslüman eskiden kendi memleketlerini sömüren bu iki devlete gelme imkanına sahip oldular. Amerika’daki Müslümanların varlığı kimsenin dikkatini çekmiyordu. Oradaki düşmanlık siyahlara yönelik idi. Kanada’daki Müslümanların varlığı herhangi bir hassasiyeti kışkırtmıyordu. Beşeri güce ihtiyacı olduğundan dolayı ilhak edilen Müslümanlar için Batıya ve Avustralya’ya karışmıyordu. Böylece Batı dünyasındaki Müslümanların varlığına dikkat çekilmiyordu, buna kimse fazla karşı gelmiyordu.

Orada önemli üçüncü bir hususta vardı. Batılılar kendilerine direk tehlike teşkil eden Sovyetler Birliği ve Komünist ideoloji gibi bir tek düşman üzerinde duruyorlardı. Afganistan’da yaptıkları gibi bu düşmana karşı gelebilmek için Müslümanları ve memleketlerini kullanmaya muhtaç idiler. Geçen yüzyılda, doksanlarının başlangıcında Sovyetler Birliği ve Komünist ideoloji tehdidinde İslam’a ve Müslümanlara ihtiyaç kalmayınca bakışları da değişti.

Bu tarihten itibaren yeni düşman eski düşmandır. O ise İslam ve nizamıdır. Başka bir ifadeyle İslam ideolojisi veya batının adlandırılmasıyla “Siyasi İslamdır.” Oysa İslam’ın şu anda kendisini uygulayan ve taşıyan devleti yoktur. Ancak Batı liderleri, Müslümanların vücutlarında kalkınma hisleri yayılmaya başladığını, batıyı tehdit edecek ve kendi memleketlerini fethetmeye yönelecek büyük ideolojik İslami devleti kurmak üzere ciddi çalışma yaptıklarını görmeye başladılar.

Bu nedenle kapitalist Batı dünyasının lideri olan Amerika 1992´de Münih’de Devletlerarası Güvenlik Konferansında Amerikan Savunma Bakanı Dick Cheney’nin diliyle “alternatif düşman İslamdır” ı ilan etti. Cheney 2001’de ABD Cumhurbaşkanının yardımcısı oluyor ve başkan Bush’un İslam’a ve Müslümanlara karşı ilan ettiği haçlı savaşını yürütme işinde Bush’un yanında duruyordu. Yine ABD 21.2.1992 tarihinde Nato’nun diliyle şunu duyurdu: Nato’nun gelecek düşmanı köktenci İslam’dır. 1995’te Nato Genel Sekreteri Willy Claes şunu bildirdi: Siyasi İslam’ın Batıya teşkil ettiği tehlike komünizmden daha az değildir.

Bu nedenle geçen yüzyılın başlangıcından itibaren İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık rüzgarları Batı memleketlerinde esmeye başladıysa da11 Eylül 2001 NewYork patlamalarıyla şiddetlendi. Bunun manası düşmanlık belli bir siyasete göre ve belli bir hedef için Batı devletleri tarafından planlanarak körüklendi. Bunu alevlendirmek üzere Batılı emniyet, medya ve enformasyon araçları kullanılmıştır. Kamuoyu oluşturuldu böylece bir gün geçmesin ki Müslümanları darp etmek, dövmek, taşlamak ve bazen öldürmek gibi maddi saldırı veya sövmek, horlamak, tükürmek gibi manevi saldırı ve yahut mescitlerine, kültür merkezlerine, kuruluşlarına, evlerine ve ticari yerlerine saldırı olmasın.

Bundan sonra birkaç Avrupa şehrinde patlamalar meydana geldi ve sonu  22.3.2016’da Brüksel’deki  patlamalar idi. Bu patlamalar İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık ve onlara saldırıları da  arttırdı. Ayrıca devlet dairelerinde ve okullarda ayrımcılık görülmeye başlandı. Böylece kanunu uygulayan organlar tarafından yarı resmi ırkçı muamele başlamış oldu. Bu nedenle 9.6.2016’da Uluslararası Af Örgütü şu raporu yayınladı: Almanya ırkçı şiddetin kurbanlarını koruma hususunda başarısız oldu. Mültecilere saldırılar on altı kat arttı, 2013’te 62 saldırı gerçekleşirken 2015’te 1031 saldırı gerçekleşti. Etnik ve dini azınlıklara ırkçı şiddet suçları %67 oranında artarak 693 suçtan 1295’e ulaştı.

En fazla mülteci kabul eden Almanya’da Müslümanlarla mücadele etmek için Pegida gibi kuruluşlar kuruldu. Diğer Batılı ülkelerde de bunun benzerleri kurulmaya başlandı. Yani sıra da İslam’a ve Müslümanlara düşmanlığı ilan eden siyasi partiler halk nezdinde kabul görmeye başlandı ve oylarını artırdı. Eğer iktidardaki büyük partiler tarafından bu konu tedavi edilmezse ve bu düşmanlık kontrol altında alınmazsa o ırkçı partiler parlamento da daha fazla koltuk elde edebilir.

Amerika’da ise Başkanlık seçimi için Trump Cumhuriyetçilerin adayı olma konusunda başarılı oldu. Oysa bu kişi İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık sancağını taşıyor. Bu konuyla ilgili açıklamaları halkın bir kısmı tarafından kabul görüyor. İşte burada  bir soru ortaya çıkıyor: ABD yönetimini Demokratlarla tedavül eden Cumhuriyetçiler nasıl olur da bu adamı Cumhurbaşkanı aday adayı olarak gösterirler? Bölgede Amerika’nın ve Batının nüfuzuna başkaldırıp Raşidi Hilafeti kurmak isteyen Müslümanları mı korkutmak istiyorlar?! Müslümanlara karşı siyaseti yürütmek üzere onu Cumhurbaşkanı mı yapmak istiyorlar?!

Batı Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak ve ümmetlerinden ayırmak için onlara karşı yürüttüğü siyasette başarılı olamadı. Müslümanları bir kenara itmek veya marjinalleştirme siyaseti güttü fakat ters tepti. Bu nedenle Müslümanlar İslam’a bağlılığı artmaya başladı hatta onların bir kısmı silahlı mücadeleye yöneldi.

Yine Batı kendi toplumlarında Müslümanları eritmek üzere kendi hadaratı ve kültürünü onlara kabul ettirmek için entegrasyon ve asimilasyon siyasetini gütmeye çalıştı. Aynı zamanda Müslümanları kendi dinlerinden nefret ettirmek ve ona mensup olmaktan utandırmak üzere İslam vechini çirkin göstererek büyük menfi propaganda yürüttü. Bu siyaset aksi netice de verdi Müslümanları kendi dinlerine daha fazla bağlanmaya ve onunla övünmeye sevk etti.

Batıdaki Müslümanlara karşı gösterilen düşmanlık Batının İslam ve Müslümanlar aleyhine başlattığı evrensel hamleden bir parçadır. Zira Batı Müslümanların kendi memleketlerinde onun sömürgeciliğinin pençesinden kurtulmaya doğru çalışmasını boşa çıkartmak için vahşi savaş yürütüyor, İslam’la savaşmak uğrunda bu memleketlerdeki kendisine bağlı olan rejimleri kullanıyor, terörle ve aşırılıkla mücadele etmek adı altında hamlesini güçlendiriyor. Ayrıca İslam’ı uygulamaktan Müslümanları vazgeçirmek üzere dini hayattan ayıran laikliği, demokrasiyi ve diğer batılı fikirleri onlara kabul ettirmek için ılımlılık ve vasatçılığı yaymaya çalışır ve bu şekilde kendi fikirlerini Müslümanlara yutturmaya çalışıyor. Bu nedenle Bush yönetiminde Savunma Bakanının yardımcılığını yapan Paul Wolfowitz 2002 senesinde Mart ayında şöyle açıklamada bulundu: Atatürk’ün tesis ettiği laik İslam’ın ta kendisi, ABD’nin İslam memleketlerinde uygulanmasını istediği örnek İslam’dır. Buna göre Amerika bu laik İslam’ı uygulamaya hem rejimler hem partileri çağırdı. Bunu uygulayacak ve İslam memleketlerinde buna çağıracak Türkiye’de AK Partiyi kurdurdular ve Erdoğan’ı ve partisini iktidara ulaştırdılar. Bu nedenle 2011´de Arap dünyasında devrimler patlayınca Erdoğan Mısır’ı ziyaret ederken laikliği uygulamaya çağırdı ve kendisinin Müslüman Kardeşler Cemaati´nin genel mürşidi olan Muhammed Akif’e laikliği kabul ettirdiğini de açıkladı. Ve son Tunus’ta Gannuşi kendisi ve onun Nahda hareketi bu tip İslam’ı benimsediği ve siyasi İslam’dan vazgeçtiğini resmi şekilde ilan etti. Böylece Batıyı ve bütün laik kesimleri sevindirdi, bunlar Nahda hareketinin yaptığı kongreye gelip onu kutladılar.

İşte bu, kapsamlı haçlı ve sömürgeci bir savaştır. Hem Batı memleketlerinde yaşayan Müslümanları kapsıyor hem de İslam memleketlerinin ahalisi olan Müslümanları kapsıyor. Bütün Müslümanları bir ideoloji olarak İslam’dan vazgeçirmek için bir savaştır. Buna siyasi İslam derler. Bunun manası İslam kendisinden hayat nizamı fışkıran bir akidedir. Batı, Müslümanları bundan vazgeçirmek ve Hıristiyanlar gibi laik insanlar hale getirmek için mücadele ediyor. Nitekim Batı kendi memleketlerinde yaşayan Müslümanların kendi ümmetlerinden ayrılmadıkları, kendisine değil İslam ümmetine mensup olarak yaşadıklarını gördü. Böylece Avrupai İslam veya Fransız İslamı projeleri suya düştü. Hatta Batıda doğup büyüyen binlerce Müslüman genç İslam memleketlerinde Müslümanlarla savaşan Batı güçlerine karşı savaşmak üzere savaş meydanlarına gittiler.

Bütün bunlara rağmen Batılılar arasında bu düşmanlığı reddeden ve aklını kullanıp Müslümanlarla güzel şekilde geçinmek isteyen kimseler vardır. Yine Batılılardan her sene İslam’a yönelip binlerce Müslüman olan kişiler vardır. Müslümanlar bu hususu değerlendirip en güzel şekilde kullanabilirler, bunlardan İslam’a girenler ve düşmanlık göstermeyen akıllı kimseleri kendi yanlarına çekip İslam’ı tanıtmak ve fikirle ona davet etmek için büyük ve güçlü hamleleri yürütebilirler. Zira Batılılar fikir ve tefekkürün değerini idrak ederler çünkü fikirle kalkındılar o zaman fikirle onları etkileme imkanı vardır. Fikri tartışma olunca buna girmek zorunda kalırlar. İşte bu onları ikna etmek için bir fırsat olur.

Fakat Müslümanları bu fikri çatışmaya sokmak için onları bilinçlendirmek gerekir. Uyanık ve İslam fikrini kavrayan samimi Müslümanlara büyük mesuliyet düşer. Ayrıca, İslam lehine İslam’a ve Müslümanlara karşı düşmanlık ve ayrımcılık aleyhine kamuoyu oluşturmaya çalışmalılar. Yanı sırada Batı hükümetlerini etkilemek üzere Müslümanlardan ve yardımcılarından bir baskı gücü oluşturmak gerekir.

Şu var ki Müslümanlar hiçbir şekilde Batılı partilere ve parlamentolara girerek siyasi çalışmaya katılmamalıdır. O zaman İslam’a ve Müslümanlara hizmet edemeyecekler daha doğrusu bu partilerin siyasetlerine ve direktiflerine uyacaklardır. En açık delili, Almanya siyasi partilerine mensup 11 Türk asıllı milletvekilinin 2.6.2016’da Osmanlıların döneminde “1915 Ermeni Soykırım” yalan iddiasını Alman Parlamentosundaki oylamada evet oyu kullanmasıdır, böylece Müslümanlar ve Türkiye aleyhine çalışmış oldular. İşte, Batı parlamentolarına ve partilerine girmek kesinlikle İslam’a ve Müslümanlara fayda getirmez tersine zarar getirir. Nitekim bu durumdaki Müslüman gayrı İslami fikirlere ve kurallara göre siyaset yürütecektir bu da büyük haramdır. Müslüman sadece İslam fikirlerine göre siyaset yürütür.

Bu nedenle Müslümanlar, Batı parlamentolarına ve partilerine girmeden yukarıda belirttiğimiz gibi çalışmalılar. Allah’ın izniyle İslam memleketlerinde Raşidi Hilafet kurulunca onlara yardımcı olur. Onlar da ona yardımcı olurlar.

12.6.2016
Esad Mansur