-137-

Hacda İbadet yanında ticaretin yapılması:

Hem hac yapmak hem ticaret yapmak caiz midir?

Bu ayette ırk ve milliyet ayırımı nasıl izale edildi?

Mağfiret dilemenin dünyevi ve uhrevi neticeleri nedir?

لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ فَإِذَا أَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللَّهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِوَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدَاكُمْ وَإِنْ كُنتُمْ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنْ الضَّالِّينَ

“Allah’tan rızık isteyerek (Hacda) ticaret yapmanızın size bir sakıncası yoktur. Arafat’ta işiniz bitince Ma’şer-i Haram’da Allah’ı zikredin. Size hidayet getirdiği için O’nu zikredin. Oysa bundan önce dalaletteydiniz (sapıklıktaydınız).” (Bakara 198)

İslam’dan önce, hactayken bazı ki­şiler ticaret yüzünden kavga ettiler, ondan sonra hacda ticaret yapmaya­caklarına dair birbirlerine söz verdiler. İslam gelince bunu Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’e sordular, bunun akabinde Allah Celle Celaluhu bu ayeti indirdi. Hacdayken ticaret yap­manız sakıncalı değildir, fakat ticaret üzerine birbirinizi kızdıracak münakaşa yasaktır. İslam bu ayetle dünya işlerini ahiret işlerinden ayırmadığını ve yalnız ibadetle ilgilenmediğini ispatlıyor.

Onun ahkâmı dünya ve ahireti kapsı­yor, güzel bir nizamla düzenliyor ve sorunları köklü çözümle çözüyor. İn­sanlar keyiflerine ve gördükleri zarara göre bir şeyleri yasaklıyorlar veya gör­dükleri menfaate göre bir şeyi serbest bırakıyorlar. Ama bu Allah indinde ge­çerli değildir. Bir kavga yüzünden ti­careti yasakladılar, İslam bunu kabul etmedi, hacdayken ticarete müsaade verdi, fakat kavgayı yasakladı, yalan yere yemin etmeyi yasakladı.

Arafat’tan inince Ma’şer-i Haram’da Allah’ı zikredin. Ma’şer-i Haram ise, Müzdelife’dir. Ma’şer gözüken alamet­tir. Müzdelife’nin Ma’şer-i Haram olarak adlandırılmasının sebebi; Mescid-i Ha­ram dairesine dâhil olduğu ve haccın bir rüknü olup onsuz hacın olmayaca­ğını belirtmek içindir.

Bizi hidayete getirdiği için Allah’ı çok zikretmemiz gerekir, hem hacda zikretmeliyiz hem de hac dışında. Fa­kat hac bir ibadet olduğu için orada Allah’ı durmadan zikretmeliyiz. Hem de bizi hidayete getirdiği için; bundan daha büyük nimet yoktur. Bundan önce sapık idik, bizi sapıklıktan kurtar­dığı için nasıl ona teşekkür etmeyece­ğiz?!

Bunun manası, İslam dışında her fikir, ideoloji ve din dalalettir, sapıklıktır. Biz nasıl hidayeti bulduk, diğer insanları da dalaletten kurtarıp İslam’a getirmek bizim üzerimizde bir haktır. Hidayetin borcudur. Zira bu ayette buna işaret vardır:

وَإِنْ كُنتُمْ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنْ الضَّالِّينَ

“Oysa bundan önce dalaletteydiniz (sapıklıktaydınız).”

Bu nedenle, Müslümanlar hac farzını yaptıkları gibi insanları İslam’a çağırmaları gerekir, bu farzdır. Fakat Müslümanlar kendileri bile İslam’ın her çağrısına uyamıyorlar, her farzı eda edemiyorlar. İslam’daki, yönetim, yargı, ekonomi, içtimaı, eğitim, harbi, iç ve dış siyasetler, ceza kanunları, toplumun devletlerarası ilişkilerle ilgili sair farzlarını yerine getiremiyorlar, aralarında her haram işlenirken onu engelleyemiyorlar, mevcut laik sistem her haramı helal kıldı, serbest bıraktı ve haramı işlemeyi kanunlarıyla koruyor! İşte bu farzları yerine getirebilmeleri ve haramları kaldırabilmek için laik demokratik sistemi izale edip yerine İslam sisteminini kurmaları en büyük farzdır. Bu nedenle bütün âlimler Hilafeti baş farz saydılar.

ثُمَّ أَفِيضُوا مِنْ حَيْثُ أَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“Ondan sonra insanların çık­tıkları yerden çıkın ve Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz ki; Allah mağfiret ve rahmet sahibidir.” (Ba­kara 199)

İnsanların çıktıkları veya yayıldık­ları veyahut durdukları yerden çıkın, yayılın ve orada durun. Kureyş’liler in­sanların çıktıkları veya yayıldıkları yer­den çıkmıyorlardı ve yayılmıyorlardı ve onlarla beraber aynı yerde durmuyor­lardı, Müzdelife’de duruyorlardı, diğer insanlar ise Arafat’ta duruyorlardı. Çünkü kendi kendilerini insanlar­dan ayırıp üstün kılıyorlardı, biz Allah’ın ehliyiz ve evinin sakinleriyiz diye iddia ediyorlardı. Allah-u Teâla, bu ayrımı kaldırarak bütün Müslümanların eşitliğini duyuru­yor, hepsi aynı ihram elbisesi giyiyor­lar, hepsi aynı yerde beraber duracak ve oradan ayrılacaklar, hepsi insanların durdukları yer olan Arafat’tan ayrılacaklar, hem de Kureyş’ın ayrıldığı Müzdelife’den değildir. Bu şekilde Kureyş’in ırk ve milliyet ayrımını reddederek onun yerini terk etmemizi emretti, ayırıma uğrayan diğer insanların durdukları yeri, ayrılış yeri olarak kıldı,  böylece ırk, milliyet, kabile ve sair ayırımcı unsurları kötülemiş ve yasaklamış oldu.

 Zira Allah yaratılışta hiçbir bir insanı diğer insandan üstün kılmadı, hatta hiç bir Müslüman diğer Müslümandan üstün değil­dir, üstünlük ancak takvayla olur, ancak takvalı olanlar Allah indinde üstün olur. Nitekim Allah şöyle buyurdu:

يٰۤاَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقۡنٰكُمۡ مِّنۡ ذَكَرٍ وَّاُنۡثٰى وَجَعَلۡنٰكُمۡ شُعُوۡبًا وَّقَبَآٮِٕلَ لِتَعَارَفُوۡا‌ ؕ اِنَّ اَكۡرَمَكُمۡ عِنۡدَ اللّٰهِ اَتۡقٰٮكُمۡ‌ ؕ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيۡمٌ خَبِيۡرٌ‏

“ Ey insanlar’ sizi erkek ve dişi olarak yarattık, birbirilerinizi tanımak için birer halk ve kabileler haline getirdik. Şüphesiz ki Allah katında en değerli olanınız en takvalı olanınızdır. Şüphesiz ki Allah bilendir, her şeyden haberdardır” (Hucuret 13)

Takva ise Allahtan korkmaktır; bunun manası Allaha iman edip onun azabından sakınmaktır. Başka ifadeyle onun emirleri yerine getirmek ve nehiylerinden vazgeçmektir.

   Allah’tan başka hiç kimse bir kişinin ne kadar takvalı olduğunu bile­mez. Buna göre, dünyada muamelede bütün insanlar eşit oluyorlar. İslam kanunu karşısında ve yargıda eşit olurlar, adaletle muamele edilirler ve yargılanırlar, aynı haklara sahiptirler.  Müslümanlar de hem kardeştirler hem eşittirler, ancak takva­sızlığı veya günahkârlığı bilinen kim­seler başkadır. Onlara takvalılara bak­tığımız gibi bakamayız; ancak mahke­melerde ve devlet karşısında eşit mu­amele görürler.

Allah kendisinden mağfiret dile­memizi talep etti. Kur’an’da ve sahih hadislerde mağfiret dilememize dair Allah’ın talebi birçok defa tekrarlandı. Zira hiçbir kul masum değildir, hem günahları sildirmek için hem de Allah’ın bizden razı olması için sürekli Allah’tan mağfiret dilememiz gerekir. Şüphesiz ki, Allah mağfiret ve rahmet sahibidir; kulları ondan mağfiret diledikçe onları affeder ve rahmeti altına alır, dünyada ve ahirette ödül alırlar. Hem de Müslüman mağfiret ve rahmet dile­dikçe kalbi huzurlu olur; nitekim kalp­ler ancak Allah’ı anmakla huzurlu ve mutlu olur.

Mağfiret dilemek Allaha karşı günah işlediğinden dolayı pişmanlığı ilan etmek, onun affını istemektir. Allah’ın en sevdiği husustur. Allah’ın mağfiretini dilemek her hayrın gelmesine bir vesiledir. Bunun delili Nuh a.s’in kavmine söylemesini istediği şeydir:

فَقُلۡتُ اسۡتَغۡفِرُوۡا رَبَّكُمۡؕ اِنَّهٗ كَانَ غَفَّارًا ۙ‏ يُّرۡسِلِ السَّمَآءَعَلَيۡكُمۡ مِّدۡرَارًا ۙ‏ وَّيُمۡدِدۡكُمۡ بِاَمۡوَالٍ وَّبَنِيۡنَ وَيَجۡعَلۡ لَّـكُمۡ جَنّٰتٍ وَّيَجۡعَلۡ لَّـكُمۡ اَنۡهٰرًا ؕ‏

“Dedim ki, Rabbinizden mağfiret dileyin, muhakkak ki O çok bağışlayıcıdır, sizin üzerinize göklerden bol su indirir, size malla ve çocuklarla imdat verir, size bahçeler yetiştirir ve size nehirleri akıtır” (Nuh 10-12)

Bu şekilde günah işlemekten dolayı pişmanlık duyup ondan vazgeçip te Allahtan mağfiret dilemek, hem Allah’ın affı getirir; Müslümanları dünya ve ahiret azabından kurtarır, hem de Allah’ın ayette gösterdiği gibi dünyada ödül olarak belayı defeder, sıkıntıyı giderir, bolluk, hayırlı evlat ve bereketli rızk ta verir.