بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ

Soru Cevap

Soru:

Ehven-i şer nedir? Ehven-i şerin dünyada siyasi olarak ne gibi etkisi vardır?

 Bu kavramı siyasi boyutta kullanabilir, amel edebilir miyiz?

Şer-u men kablena ile ehven-i şerin bir ilişkisi var mıdır?

 Hz. Yusuf Aleyhi’s Selam kısası demokratik sistemde amel etmek için delil olabilir mi?

Cevap:

Fıkıhta, bu kaide “Ehven-i şer” değil, “Ehven-i eşşerreyin” şeklinde telaffuz edilir. 

[أهون الشَّرّين] “Ehven- i eşşerreyin” “iki şerrin en hafifi” demektir ve bu kaideyi bazı âlimler kabul ettiler. Âlimler “Müslüman iki haram arasında kalıp hiç kaçışı yoksa muhakkak ki bu iki haramın birisini işlemek durumunda olup kurtuluşu yoksa en hafif haramın işlenmesi gerekir.” dediler. Buna da [أخف الضررين] “ehven-i zarareyin” “iki zararın en hafifi” adını verdiler.

Âlimler, bu kaideyi benimserken bunun şartını gösterdiler, bu kaide için “Mutlak şekilde kullanılamaz; iki haramdan kaçışın imkânı olmadığı bir hâlde uygulanır.” dediler. İki haramı da işlemekten kaçış mümkünse hiçbir şekilde uygulanmaz. Çünkü her hâlükârda şeriatça herhangi bir günah işlemek kabul edilemez, büyük olsun küçük olsun iki haramdan da uzak durmak gerekir.

Âlimler, “Eğer Müslüman iki günah arasına sıkıştırılsa biri büyük biri daha küçük veya daha hafif ise daha küçük ve hafif olanı seçer.” dediler. 

Bu iki haramın hangisinin büyük hangisinin daha küçük olduğu da şeriatın belirlediğine göre olmalıdır.  İnsanın aklına, çıkarına, heva ve hevesine göre olmaz. 

“Nefsi koruma konusunda iki canı veya daha fazla canı korumak bir canı korumaktan daha evladır. Canı korumak malı korumaktan daha evladır. Dini korumak canı ve malı korumaktan daha evladır. Irzı korumak canı ve malı korumaktan daha evladır.” diyerek buna benzer meselelerden söz ettiler.

Misal olarak, eğer hamile kadın doğum esnasında bir sıkıntı yaşayıp ya kadın ölecek ya da cenin ölecek ve biri kurtulmazsa ikisi de ölecekse: bu hâlde anneyi kurtarmak evladır. Bu ise iki haramın veya iki zararın veyahut iki kötünün en hafifidir. Ama ikisinin de kurtarılma imkânı varsa bu tercih yapılmaz.

Eğer Müslüman namaz vaktinin geçmesine az zaman kalırsa, bir farz namazı kılmaya çalışırken bir kadına tecavüz edilecekse veya bir kişi öldürülecekse veya yangın çıktıysa veyahut biri yanacaksa veyahut suda biri boğulacaksa, namaz kılacak kişi vakti kaçırırsa bile bunu engelleme gücü varsa namazı terk eder, bu kadını veya bu insanı kurtarmaya veya yangını söndürmeye çalışır. Ama hem namaz kılabiliyorsa hem de kadını veya yanacak veya boğulacak insanı kurtarabiliyorsa bu seçme hakkı yoktur, ikisini de yapmalıdır. Namazı geciktiremez.

Bir Müslüman başka bir Müslümanı öldürmek için yalancı şahitlik yapmaya zorlanır ve şahitlik yapmadığında öldürülecekse, kendi ölümünü diğer Müslümanı öldürmeye tercih eder. Kendini kurtarmak için diğer Müslümana iftira atıp onun ölümüne yol açmaz.

Bir Müslüman ya bir Müslümanı öldürecek ya da kendisi bir güç tarafından öldürülecekse bu güç onu bununla tehdit ederse bir Müslümanı öldürmektense kendi ölümünü tercih eder. Bu hâlde katil olmaz. Onu öldürdükleri takdirde Allah katında büyük sevabı vardır.

Bu misalleri verenler ve bu kaideyi benimseyenler İmam Gazali ve İmam İzzeddîn bin Abdüsselâm gibi değerli âlimlerdir.  İzzeddîn bin Abdüsselâm “İnsanların Maslahatları Hakkında Hüküm Kaideleri” adlı kitabında şöyle dedi: “Eğer fasit, kötü şeyler bir arada bulunursa ve onlardan korunmak mümkün ise hepsinden korunmaya çalışmalıyız, hiçbirini yapmayız. Eğer onlardan kurtulmak mümkün değilse önce bunların en kötüsünü defetmeye çalışırız.”

İşte Müslüman iki haram arasında sıkıştırılsa haram işlemeye zorlanıp hiç kaçışı yoksa veya bunlardan kurtulmak için başka yol bulamazsa bu kaidenin uygulanacağını söylediler. Ama haramdan kaçış mümkünse hiçbir şekilde haram işlenmez, maslahat ve zaruret diye bir şey konuşulmaz.

Siyasette bu kaide kullanılmaz; İslâm’a aykırı olan demokratik çalışmaya hiçbir kimse zorlanmaz. Eğer hiç taviz göstermeden İslâm’ın emrettiği şekilde siyasi çalışmaya gücü yoksa evinde otursun, günah işlemek zorunda değildir. Eğer İslâm’a göre çalışma gücü varsa ve bu çalışmayı yapmak istemiyorsa ve demokratik çalışma için ısrar ederse günahkâr olur.

Burada iki haram arasında sıkışıp kalmadı ki en hafif olanı yapsın! Burada ya küfür olan demokrasiye ve laikliğe göre çalışacak ya da ondan uzak duracaktır, bir günah işlemeye zorlanmaz.

Allah’tan korkan Müslüman hem demokrasiye ve laikliğe göre çalışmayı reddeder ve ona da karşı çıkıp mücadele eder, hem de hiç taviz göstermeden Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metodunu edinerek çalışır. Yapamazsa büyük münker olan demokrasi ve laikliğe uyanlardan nefret gösterip uzak durur, onlara oy vermez, laikliğe ve demokrasiye veya milliyetçiliğe dayalı partilere hiç katılmaz ve destek vermez. Aksi hâlde büyük günah işlemiş olur. 

Bununla ilgili birçok ayet ve hadis vardır. Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem pek zayıf iken, hiç gücü yokken, silahsızdı, arkadaşları da çok zayıf idi, buna rağmen küfür sistemine karşı susmadı, katılmayı reddetti, katılmakla ilgili kâfirlerin yönetici, kral olmakla ilgili tekliflerini de geri çevirdi ve şöyle dedi:

[والله لو وضعوا الشمس في يميني والقمر في يساري على أن أترك هذا الأمر حتى يظهره الله أو أهلك فيه ما تركته]

“Allah’a yemin ederim ki; bu emri (dini hâkim kılmak için bu mücadeleyi) terk etmek için (yalnız dünya değil) sağ elime güneşi ve sol elime ayı koysalar onu asla terk etmem, ya Allah bu dini hâkim kılar ya onun uğrunda ölürüm.”[İbniHişam]

Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem sebat etmeye çağırdı, İslâm uğrunda ölmeyi de teşvik etti.

İslâm’a davet etmek, Allah’ın emirleri olan marufu emretmek, Allah’ın nehiyleri olan münkeri nehyetmek, küfür hâkimiyetine karşı çıkıp İslâm hâkimiyetini tesis etmek üzere mücadele etmenin büyük farz olduğuna dair birçok ayet ve hadisler vardır.

Bu nedenle ehven-i şerreyin kaidesi burada hiçbir şekilde uygulanmaz, vakıası da yoktur. Kişiye seni öldürürüz veya senin ırzına tecavüz ederiz ya da demokratik çalışama yapacaksın, şeklinde bir zorlama asla yoktur. Böyle bir zorlama kâfirler tarafından yapılırsa zorlanan kişi mücadele eder, şehitliği tercih eder, mücadele edemezse veya zaaflık gösterirse hicret eder. 

Sümeyye RadiyAllahuAnhâ ve kocası Yasir RadiyAllahuAnh’a kâfirler işkence çektirirken Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi:

[اصبروا آل ياسر فإن موعدكم الجنة]

“Ey Yasir ailesi! Sabredin, sizin geleceğiniz cennettir.”[İbniŞehab, İbniİshak, Fıkhı’s-Sıyra]

Oysa kâfirler onları İslâm’dan döndürmek için günlerce işkence çektirdiler, ikisi yaşlı ve zayıf kimselerdi ama kâfirlerin işkencelerine karşı sabredip şehitliği seçtiler, ne mutlu onlara! Onlar İslâm’da ilk şehitler oldular. 

Onların oğlu Ammar’a içkence çektirip ölüme terk etmek üzere bir kuyuya attılar ve ona şöyle dediler: “Ya Muhammed’e küfredersin ya da ölünceye kadar bu kuyuda kalırsın.” Küfür kelimesini söyleyince Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yanına gelip pişmanlığını dile getirdi. Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ona “Kalbin iman üzerinde sağlam mıdır?” diye sorunca “Evet ya Resulullah!” dedğinde“Eğer (işkence çektirmeye) dönerse aynı şeyi söyle!” dedi.[Hakim] Bunun üzerine bu ayet nazil oldu:

[مَنۡ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنۡۢ بَعۡدِ اِيۡمَانِهٖۤ اِلَّا مَنۡ اُكۡرِهَ وَقَلۡبُهٗ مُطۡمَٮِٕنٌّۢ بِالۡاِيۡمَانِ وَلٰـكِنۡ مَّنۡ شَرَحَ بِالۡكُفۡرِ صَدۡرًا فَعَلَيۡهِمۡ غَضَبٌ مِّنَ اللّٰهِ‌ۚ وَلَهُمۡ عَذَابٌ عَظِيۡمٌ‏ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسۡتَحَبُّوا الۡحَيٰوةَ الدُّنۡيَا عَلَى الۡاٰخِرَةِ ۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهۡدِى الۡقَوۡمَ الۡكٰفِرِيۡنَ]

“Kalbi imanla dopdolu ve mutmain olduğu hâlde küfre zorlanan kimse müstesnadır. Fakat kim küfre kalbini açarsa onun üzerine Allah’ın gazabı vardır ve onun için büyük bir azap da vardır. Zira böyle kimseler dünyayı sevip onu ahirete tercih ettiler. Muhakkak ki Allah kâfir insanları hidayete erdirmez.”[Nahl Suresi 106-107]

Burada Allah kesin şekilde ölüm tehdidi altında bulunanlara kalpleri imanla mutmain olduğu hâlde dille küfür kelimesini söylemeye ruhsat verdi. Buna rağmen ölüme kadar sebat gösterenleri övdü, onların mertebesi daha yüksektir.

İşte küfür kelimesi olan demokrasiyi ve laikliğini benimsediklerini söyleyen veya buna göre siyasi çalışma yapan kimseler ciddi manada ölümle tehdit edildi mi, ölüme götüren ağır içkence gördüler mi ki bu ruhsatı kullansınlar! Yoksa dünya hayatını sevip ahirete tercih mi ettiler?! Daha doğrusu kendilerini seve seve harama attılar!

Nitekim Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

[سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَالَ إِلَى إِمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ فَقَتَلَهُ]

“Şehitlerin efendisi Hamza bin Abdulmuttalib ve zalim yöneticiye karşı çıkıp ona marufu emredip münkeri nehyederek öldürülen kimsedir.”[Hakim Müstedrek hadis kitabında rivayet etti, senedi sahihtir]

Şöyle de buyurdu:

[وَاللَّه لَتَأْمُرُنَّ بالْمعْرُوفِ، وَلَتَنْهوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، ولَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدِ الظَّالِمِ، ولَتَأْطِرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْراً، ولَتقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْراً، أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللَّه بقُلُوبِ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ، ثُمَّ لَيَلْعَنكُمْ كَمَا لَعَنَهُمْ]

“Hayır. Allah’a yemin olsun ki elbette marufu emredip münkerden nehyedeceksiniz. Zalimin elinden tutup onu hakka döndüreceksiniz ve onu hak üzere tutacaksınız, ya da sizin de kalplerinizi birbirine çarptırır. Sonra da onları lanetlediği gibi sizleri de lanetler.”[Tirmizi, Ebu Davud, İbniMace]

Şöyle de buyurdu:

[أَلا لا يَمْنَعنَّ أحدَكُم رَهْبةُ النّاسِ أّن يَقولَ بِحقٍّ إذا رآه أَو شَهِدَه، فَإنَّه لا يُقرِّبُ مِن أَجلٍ، ولا يُبَاعدُ مِن رزقٍ أَن يَقولَ بِحقٍ أو يُذكِّرَ بعظيمٍ]

“Biriniz hakkı görürse veya öğrenirse onu söylemekten çekinmesin, insanların kalabalıkları onu korkutmasın. Hakkı söylemek veya büyük olan (söylenmesi gerekli) şeyden söz etmek ne eceli yaklaştırır ne de rızkın gelmesini engeller.”[İbniHanbel]

Şöyle buyurdu:

[إنَّ النَّاسَ إِذَا رَأوُا الظَّالِمَ فَلَمْ يَأْخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ أوْشَكَ أنْ يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَابٍ]

“İnsanlar zalimi görüp onu zalimlikten engellemeye çalışmazlarsa Allah onlara bir azap vermek üzere bir hâlde olur.”[Tirmizi]

Küfrü uygulayan kimse en büyük zalimdir. Eğer Allah’tan Müslümanlara, zalime karşı çıkmazlarsa onlara azap geleceğine dair tehdit varsa nasıl küfrü uygulamak için yarışırlar? Küfür sistemine katılmak üzere seçime katılırlar ve ehven-i şer derler?!

Laikliğe ve demokrasiye dayalı partiler arasında tercih yapılmaz, hepsi de zalimdir, küfrü uygularlar. Bu partileri ehven-i şer denilerek desteklemek ve seçmek doğru değildir. Hepsini reddedip İslâm hâkimiyetini tesis etmeye çalışmak gerekir. Nitekim İslam’a davet etmek, küfür olan laik ve demokratik fikirleri çürütmek, bu sistemleri kaldırmaya çalışmak büyük farzdır, daveti taşıyanların zalimlerin işkencelerine karşı sabretmeleri gerekir. 

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

[كَونو كأصْحَابِ عِيسَى بْنِ مَرْيَمَ ، نُشِرُوا بِالْمَنَاشِيرِ وَحُمِلُوا عَلَى الْخَشَبِ فَوَالذي نَفْسي بِيَدِهِ لَمَوْتةُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ خَيْرٌ مِنْ حَيَاةٍ فِي مَعْصِيَتِه]

“İsa’nın arkadaşları gibi olun. Zira onlar testerelerle ikiye bölündüler ve çarmıha gerildiler. Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki Allah yolundaki ölüm, günah içindeki bir hayattan daha hayırlıdır.”[Mecmu’lKebir, Mecmu’s-Sağir, Müsned-i Şamiyyin]

Müslümanlar içeride siyasi çalışma yaparken bu ehven-i şerreyin kaidesini kullanamazlar. İslâm’ı istediklerini iddia edip demokratik yolla çalışanlar şaşkın şaşkın kalıp kendi yanlış ve batıl yollarını savunmak üzere her fikri uydurmaya çalıştılar, ehven-i şerdir dedikleri gibi Yusuf Aleyhi’s Selam’la ilgili ayetleri yanlış şekilde tevil ettiler. Buna şöyle deriz:

1-Yusuf Aleyhi’s Selam bir nebidir, peygamberdir, Allah’ın dinini yaymak ve hakim kılmak için geldi ve bunun için çalıştı. Kendisine kitap verilmedi, büyük dedesi, kendisine sayfalar verilen resul ve nebi olan İbrahim Aleyhi’s Selam’ın dinine, şeriatına tabi oldu ve onun tutumunu edindi. Ayette şöyle geçti:

[وَاتَّبَعۡتُ مِلَّةَ اٰبَآءِىۡۤ اِبۡرٰهِيۡمَ وَاِسۡحٰقَ وَيَعۡقُوۡبَ‌ؕ مَا كَانَ لَنَاۤ اَنۡ نُّشۡرِكَ بِاللّٰهِ مِنۡ شَىۡءٍ‌ؕ ذٰلِكَ مِنۡ فَضۡلِ اللّٰهِ عَلَيۡنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰـكِنَّ اَكۡثَرَ النَّاسِ لَا يَشۡكُرُوۡنَ]

(Yusuf dedi ki) Babalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un milletine (dinine) tabi oldum. Bizim Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız olamaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lütfudur, fakat insanların çoğu (Allah’a) şükretmezler.”[Yusuf Suresi 38]

İbrahim Aleyhi’s Selam’ın dinine tabi olunca onun tutumunu edinecektir. İbrahim Aleyhi’s Selam kâfirlerle herhangi bir uzlaşmayı kabul etmedi, bu nedenle hem Yusuf’un hem de bizim örneğimiz oldu. Allahu Teâlâ Yusuf Aleyhi’s Selam’a emrettiği gibi Resulümüze ve bize de şöyle emretti:

İlk Müslüman İbrahim Aleyhi’s Selamher fedakârlıkta Müslümanların bir örneğidir. Kavmine meydan okudu ve onlardan ayrılışını ilan etti, İslâm dışında hiç bir şey kabul etmedi. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

[قَدۡ كَانَتۡ لَـكُمۡ اُسۡوَةٌ حَسَنَةٌ فِىۡۤ اِبۡرٰهِيۡمَ وَالَّذِيۡنَ مَعَهٗ‌ۚ اِذۡ قَالُوۡا لِقَوۡمِهِمۡ اِنَّا بُرَءٰٓؤُا مِنۡكُمۡ وَمِمَّا تَعۡبُدُوۡنَ مِنۡ دُوۡنِ اللّٰهِ كَفَرۡنَا بِكُمۡ وَبَدَا بَيۡنَنَا وَبَيۡنَكُمُ الۡعَدَاوَةُ وَالۡبَغۡضَآءُ اَبَدًا حَتّٰى تُؤۡمِنُوۡا بِاللّٰهِ وَحۡدَهٗۤ اِلَّا قَوۡلَ اِبۡرٰهِيۡمَ لِاَبِيۡهِ لَاَسۡتَغۡفِرَنَّ لَـكَ وَمَاۤ اَمۡلِكُ لَـكَ مِنَ اللّٰهِ مِنۡ شَىۡءٍ ‌ؕ رَبَّنَا عَلَيۡكَ تَوَكَّلۡنَا وَاِلَيۡكَ اَنَـبۡنَا وَاِلَيۡكَ الۡمَصِيۡرُ]

“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir. Şu kadar var ki, İbrahim babasına: Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez, demişti. (O müminler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.”[Mümtehine Suresi 4]

2-İbrahim Aleyhi’s Selamateşe atıldığı hâlde hiç taviz göstermedi. Yusuf Aleyhi’s Selam bir günah işlemektense hapsi tercih etti. Bununla ilgili ayette şöyle geçti:

[قَالَ رَبِّ السِّجۡنُ اَحَبُّ اِلَىَّ مِمَّا يَدۡعُوۡنَنِىۡۤ اِلَيۡهِ‌ۚ]

(Yusuf dedi ki) Rabbim! Beni çağırdıkları şey (zina) işlemekten hapse atılmam daha sevimlidir, iyidir.”[Yusuf Suresi 33]

Yusuf Aleyhi’s Selam bir günah işlemekten sakındı ve cezaevine girmeyi tercih etti, orada birkaç sene kaldı. Bunu tercih eden kimse en büyük günah küfrü uygular mı? Küfür sistemine girip küfür kanunlarını uygular mı?!Bu, akla yatmayacağı gibi ayete terstir, nebinin sıfatına terstir, İbrahim Aleyhi’s Selam’a tabi olan kimsenin tutumuna terstir.

3- Hüküm ancak Allah’ın diyen Yusuf Aleyhi’s Selam küfür sistemine katılır mı? Küfrü uygular mı? Ayette şöyle geçti:

[اِنِ الۡحُكۡمُ اِلَّا لِلّٰهِ‌ؕ اَمَرَ اَلَّا تَعۡبُدُوۡۤا اِلَّاۤ اِيَّاهُ‌ؕ ذٰلِكَ الدِّيۡنُ الۡقَيِّمُ وَلٰـكِنَّ اَكۡثَرَ النَّاسِ لَا يَعۡلَمُوۡنَ‏]

(Yusuf dedi ki): Muhakkak ki hüküm, hâkimiyet ancak Allah’a aittir. Ancak kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”[Yusuf Suresi 40]

Öte yandan ayetler Yusuf Aleyhi’s Selam’ın kral yanında bir yönetici olmadığını gösteriyor. Kardeşleriyle karşılaşmak üzere mahsulleri dağıtma işi üzerinde bir memur olarak tayin edildiği gösterildi. Şöyledir:

[قَالَ اجۡعَلۡنِىۡ عَلٰى خَزَآٮِٕنِ الۡاَرۡضِ‌ۚ اِنِّىۡ حَفِيۡظٌ عَلِيۡمٌ‏]

(Yusuf krala dedi ki): toprak mahsullerinin depoları üzerinde beni memur olarak tayin et. Zira ben bilen koruyucuyum.”[Yusuf Suresi 55]

Küfür sistemine katılıp çalıştığına dair işaret yoktur. Memur olan kimse bir yönetici değildir. Fakat mülk kendisine verildiğine dair ifade vardır. Hükümdar olduğu anlaşılabilir ama tek başına hükümdar olunca asla küfür kanunları uygulamadı, uygulamaz, yalnız Allah’ın dinini uyguladı. Zira o nebidir, peygamberdir. Peygamberler ancak Allah’ın dinini yaymak ve hâkim kılmak için gönderilir. Ayette şöyle geçti:

[رَبِّ قَدۡ اٰتَيۡتَنِىۡ مِنَ الۡمُلۡكِ وَ عَلَّمۡتَنِىۡ مِنۡ تَاۡوِيۡلِ الۡاَحَادِيۡثِ‌ ۚ فَاطِرَ السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضِ اَنۡتَ وَلِىّٖ فِى الدُّنۡيَا وَالۡاٰخِرَةِ‌ ۚ تَوَفَّنِىۡ مُسۡلِمًا وَّاَلۡحِقۡنِىۡ بِالصّٰلِحِيۡنَ]

(Yusuf dedi ki) Rabbim! Bana mülk verdin ve bana rüya tabirini öğrettin. Gökler ve yerin yaratıcısı sensin. Dünyada ve ahirette velim (yardımcım ve dostum) sensin. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve salih kimselere beni ilhak et!”[Yusuf Suresi 101]

Bunu söyleyen kimse küfrü uygular mı?! Hem de nebi olunca mümkün mü?!

Mülk normal mülk ve mal manasında geçtiği gibi hükümdarlık manasında da geçer, ama hükümdar olunca hep Allah’ın dinini uyguladı ve davet etti. Bunun üzerinde vefat etti, ama insanların çoğu inanmadı. Bunu gösteren ayet şudur:

[وَلَقَدۡ جَآءَكُمۡ يُوۡسُفُ مِنۡ قَبۡلُ بِالۡبَيِّنٰتِ فَمَا زِلۡـتُمۡ فِىۡ شَكٍّ مِّمَّا جَآءَكُمۡ بِهٖ ؕ حَتّٰٓى اِذَا هَلَكَ قُلۡتُمۡ لَنۡ يَّبۡعَثَ اللّٰهُ مِنۡۢ بَعۡدِهٖ رَسُوۡلًا ؕ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنۡ هُوَ مُسۡرِفٌ مُّرۡتَابٌ]

“Daha önce Yusuf size beyyineler (Allah’tan deliller) le geldi. Size getirdikleri deliller hakkında hep şek ve şüphe içerisinde kaldınız. O vefat edince ondan sonra Allah’ın hiçbir Resul göndermeyeceğini söylediniz. Böylece Allah müsrif (Allah’ın sınırlarını aşarak günah işleyen) ve şüphe ve şek içerisinde olan kimseleri şaşkınlığa düşürür.”[Gafir/Mümin Suresi 34]

Bunun manası Yusuf Aleyhi’s Selam hiçbir zaman küfür sistemine katılmadığı gibi küfür kanunlarını hiç uygulamadı. Hep Allah’ın dinine davet etti, delillerini gösterdi ve uyguladı, ama insanların çoğu inanmadılar, şek ve şüphe içerisinde kaldılar.

4- Şer-u men kablena “eski şeriatlar bizim için şeriattır” diyen âlimler şu istisnayı getirirler: Şeriatımız eski şeriatlardan bir şey neshetmişse bizim şeriatımız geçerlidir. Öyleyse Yusuf Aleyhi’s Selam ters bir şey yapsaydı Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’ın şeriatı onu neshetmiş olur. Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metodu apaçıktır, küfür sistemine katılmayı reddetti, İslâm sistemi nusretle kuruldu. Bu metot kıyamet gününe kadar geçerlidir. Al-i İmran Suresi 7. ayette geçtiği gibi kalplerinde bir saplantı var olanlar fitne maksadıyla ve yanlış tevil yapmak üzere müteşabih ayetleri arıyorlar! Bu nedenle apaçık olan Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metodunu terk edip müteşabih ayetleri arıyorlar! Makam ve mal uğrunda her türlü tevili yaparlar ve başkalarını da saptırmaya çalışırlar.

Ehven-i şer kaidesinin “şer-u men kablena” ile hiç alakası yoktur. 

Yine ehven- i şerreyin veya ehven-i şer dış siyasette kullanılamaz. Zira İslâm Hilâfet Devleti ümmetin dış siyasetini üstlenip şer’î hükümlere göre yürütür. Bu kaideyi kullanarak kâfir devletlerle işbirliği yapamaz. 

Şer’î hükümlere göre devletlerin bir kısmıyla ateşkes anlaşması, bir kısmıyla ticari anlaşma yapar, bir kısmıyla diplomatik ilişki kurar, bir kısmıyla da savaşır.

Müslümanların safına katılmak isteyen gayr-i Müslim kimseler ancak İslâm Hilâfet Devleti’nin liderliği ve sancağı altında birer fert olarak savaşabilirler. Ayrı sancakla bağımsız bir devlet veya bir grup olarak yanımızda savaşamazlar. Zira Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ayrı sancak ve liderlik altında savaşmak isteyen kâfir grupları reddedip Müslüman olmalarını istedi. Çünkü savaş, cihat başka hâkimiyet, liderlik ve sancakları düşürüp İslâm’ı hâkim kılmak için yapılıyor. Bunlar için ehven- i şerreyin veya ehven-i şer diyerek kâfirlerle bir pakt yapmak caiz değildir.

1918’de Osmanlı Devleti’nin yenilgisinin sebebi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yakın veya mensup olan Halide Edip, Rauf Bey, Kara Vasıf gibi kişiler Amerika ehven-i şer diyerek Türkiye’nin Amerikan mandası olmasını savundular. Minber Gazetesi’nde Halide Edip bir makalede şöyle yazdı “Bütün eski ve yeni Türkiye hudutlarına şamil olmak üzere muvakkat (geçici) bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz.” Siyasette ilk ehven-i şer terimi kullanan kimse olarak sayıldı. Vasıf Bey Sivas kongresinde devletin mağlubiyetinden ve devletin büyük borç altında kaldığından söz ederek şu cümleye ulaştı: “İşte bu sebeplerden dolayı, İngiltere’yi kendimize ebedi düşman ve Amerika’yı şerrin ehveni saymalıyız.”

Buna karşı çıkan İngilizlere bağlı olan Mustafa Kemal Sivas Kongresi’nde şöyle dedi: “Ehven-i şer, şerlerin en kötüsüdür.”

Zira diğerlerinin haberi olmadan Mustafa Kemal’in Hilâfet’i yıkmak ve Türkiye dışında diğer Osmanlı topraklarından vazgeçmek şartıyla İngilizlerin Türkiye’den çekilip şeklî bağımsızlık vereceğine ve onu Cumhurbaşkanı olarak tanıyacaklarına dair anlaşması vardı. İşte diğerleri ehven-i şer olarak Amerikan mandasını savunurken İngilizlere düşmanlığını reddederek, daha doğrusu onların hesabına çalışarak şerlerin en kötüsünü tercih edip yaptı. 

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği ve komünizm tehdidi altında kalan Türkiye, Nato’ya girerek Batıyla işbirliği yapmayı tercih etti. Bu felaketi savunan bazı kimseler ehven- i şerreyin, ehven-i şer olarak saydılar.

Bu nedenle izah ettiğimiz gibi şer’î hükme kayıtlı kalınmalıdır, haram işlemekten daima kaçınmak gerekir, bir yerde şer’î ruhsat varsa kullanılabilir, ama İslâm hâkimiyeti uğrunda ruhsat tercih etmemek gerekir, küfre düşmekten ölümü tercih etmek, daima zihinde Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in çalışmasını canlı tutmak ve yalnız Allah’tan yardım isteyerek hep çalışmak ve dua etmek gerekir.

Esad Mansur